Bölüm 739 · Di Lao Ağacı'nın Ölümsüz Zombisi Gu Ye
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
Kurumuş Ağaç Dağı'na dağ demektense, göğe yükselen devasa bir kurumuş ağaç demek daha doğru olurdu.
Bu ağacın adı Di Lao'ydu.
Di Lao ağaçlarının ömrü son derece uzundu. Bu Di Lao Ağacı bir milyon yıldan daha eskiydi. Pervasız Vahşi Şeytani Yücesi çağından Kızıl Lotus Şeytani Yücesi'ne, ardından İlksel Lotus Ölümsüz Yücesi, Göğü Çalan Şeytani Yücesi, Dev Güneş Ölümsüz Yücesi, Hayalet Ruh Şeytani Yücesi ve Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi dönemlerine kadar yaşamıştı. Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi öldüğünde bile hâlâ hayattaydı.
Dalları yapraklarla doluyken koyu yeşil yaprakları göğü ve yeri örter, sayısız taze meyve verirdi. Kalın dallarının üzerinde benzersiz ağaç tarlaları bile açılabilirdi.
En görkemli yıllarında genellikle Kuzey Ovası'nın en güçlü Gu ölümsüzleri ya da en kudretli güçleri tarafından işgal edilirdi.
Ama Zaman Nehri durmadan akıp geçtikçe o yemyeşil canlılık yavaş yavaş soldu, kalın ve sağlam kabuğu gittikçe lekelendi. İhtişamı dağıldı, eski hareketlilik sessizliğe gömüldü.
Bir zamanlar sayısız büyük uzmanın uğruna birbirleriyle yarışıp kan döktüğü, hatta öldüğü Di Lao Ağacı sonunda yalnız bir ihtiyarlığa ulaştı. Kuruyup çıplaklaşmış gövdesinin geçmişteki o görkemli günleri sanki yalnızca dört bir yanı örten gölgesinden hatırlamak mümkündü.
Şimdiki Di Lao Ağacı'nın ana gövdesi çoktan kuruyup ölmüştü; yalnızca dallarının küçük bir kısmında hâlâ yaşam belirtisi kalmıştı.
Herkesin uğruna savaştığı eşsiz bir hazineden, neredeyse yalnızca ziyaret edilen kadim bir kalıntıya dönüşmüştü. Kambur bir dev gibi belini bükmüş, usulca toprağa oturmuş ve ömrünün sonuna ulaşacağı anı bekliyordu.
Fang Yuan buraya elbette kurumuş Di Lao Ağacı'nı görmek için değil, üzerinde yaşayan ölümsüz zombi için gelmişti.
Bu ölümsüz zombi hayattayken Ağaç Yolu Gu ölümsüzüydü; soyadı Gu, adı Ye idi. Fang Yuan Kuzey Ovası Zombi İttifakı'na katılmak istiyorsa önce bir ölümsüz zombinin kendisini tanıştırması gerekiyordu.
Fang Yuan, Li Shan Perisi'nden Kuzey Ovası Zombi İttifakı hakkında genel bilgileri çoktan öğrenmişti. Gu Ye'yi seçmesinin özel bir nedeni yoktu; yalnızca bulunduğu yer buraya en yakın olan oydu.
Fang Yuan Di Lao Ağacı'na yavaş yavaş yaklaşırken kasıtlı olarak hızını düşürdü ama Gu Ye bir türlü ortaya çıkmadı.
Kaşlarını hafifçe çatmadan edemedi. Bu Gu Ye'nin tedbiri fazlasıyla gevşek değil miydi?
Sonunda Di Lao Ağacı'nın altına vardığında Fang Yuan yüksek sesle seslendi: “Di Lao Şehri Efendisi burada mı? Ben Sha Huang, ziyaretinize geldim.”
Sesi Di Lao Ağacı'nın içinde yankılandı ve sararmış kuru yaprakları titretip birbiri ardına düşürdü. Ağacın derinliklerinden bir insan silueti fırladı: “Yine kim geldi?! Beni, Gu Ye'yi gerçekten kolay lokma mı sanıyorlar?”
Ses tonu öfke ve çaresizlikle doluydu.
Gu Ye Fang Yuan'ın önünde belirdi.
Bütün bedeni sarımsı ve kuruydu; uzun ve zayıftı, tıpkı bir Di Lao odunu gibiydi. Açıkta kalan derisinin üzerinde ağaç damarı desenleri vardı; bu, çürük ağaç görünümündeki ölümsüz zombi bedeniydi.
Fang Yuan'ı görünce Gu Ye bir an dondu. Yüzündeki öfke tamamen kayboldu ve tereddütlü bir sesle sordu: “Siz kimsiniz?”
“Ben Sha Huang. Kısa süre önce çaresizce ölümsüz zombiye dönüştüm. Kuzey Ovası Zombi İttifakı'na katılmak istiyorum. Di Lao Şehri Efendisi beni tanıştırabilir mi?” Fang Yuan sakin bir selam verip hiç dolandırmadan geliş amacını söyledi.
“Ah, demek Zombi İttifakı'na katılmak isteyen yeni birisin. Memnun oldum, memnun oldum.” Gu Ye'nin ifadesi değişti, hemen gülümseyip karşılık verdi. “Ben de sandım ki… Neyse, boş ver. Aynı dünyanın bahtsız insanlarıyız. Buyur, buyur.”
Fang Yuan yavaşça havalandı ve Gu Ye'nin önderliğinde sayısız kalın, kurumuş dalın ve çürük yaprağın arasından geçerek Di Lao Ağacı'nın dallarının derinliklerine ulaştı.
Burada bir şehir vardı.
Şehrin tamamı Di Lao Ağacı'nın dallarının üzerine oyulup süslenmiş ahşap bir yerleşimdi ve kendine özgü bir havası vardı.
Sayısız ahşap ev kat kat dizilmişti; kimisi yüksek, kimisi alçaktı. Meydanlar, gözetleme kuleleri, surlar ve irili ufaklı türlü sokaklar da vardı. Sokaklar damarlar gibi dalların boyunca uzanıyordu.
Bir de dikey ya da eğik sarkan türlü sarmaşık merdivenleri vardı; bir daldan diğerine uzanıyorlardı.
Ne yazık ki bu ahşap şehrin yarısı çoktan harabeye dönmüştü. Çok sayıda ev çürüyüp yıkılmıştı. Sarı-kahverengi sarmaşık merdivenler de artık yemyeşil değildi ve ağırlık taşıyamıyordu. Soğuk rüzgâr estiğinde sık sık kopup aşağı düşüyor, gövdeye çarpınca tok gümbürtüler çıkarıyordu.
“İşte Di Lao Şehri. Bu hâline rağmen eski zarafetinden izler taşıyor. Geçmişte buranın ne kadar zengin ve görkemli olduğunu düşünün; nice seçkin kişi burada toplanmış, burası bir dönem Kuzey Ovası'nın merkezi bile olmuştu.” Fang Yuan etrafı süzerken gelişigüzel iç geçirdi.
“Şehir öldü, artık pek bir anlamı yok. Sha kardeş bana Di Lao Şehri Efendisi diyorsun ama hehe, bu unvanın içi çoktan boşaldı.” Gu Ye acı acı güldü. “Doğrusunu söylemek gerekirse, burası hâlâ Kuruma Özü denen bir Ağaç Yolu kaynağı üretmese kim buraya dönüp bakardı ki?”
Fang Yuan başını sallayıp gelişigüzel onayladı: “O da doğru.”
Gu Ye derin bir iç çekti: “Ah, buranın bu kadar sıkıcı olduğunu bilseydim Zombi İttifakı'ndan burayı koruma görevini almazdım. Neyse ki görevin süresi dolmak üzere; ben de bu dertten kurtulabileceğim. Kardeş, şu perişan hâlime bakıp ders çıkar. Yakında Zombi İttifakı'na girdikten sonra sakın Di Lao Ağacı'nı koruma görevini seçme.”
Fang Yuan Gu Ye'nin yaralı olduğunu çoktan fark etmişti. Şimdi bunu söyleyince bakışlarını hiç çekinmeden onun yüzünde gezdirdi.
Gu Ye'nin yüzünün bir tarafı öylesine şişmişti ki yanağından pembe bir şeftali çıkacakmış gibiydi; diğer tarafı ise içeri çökmüş ve ince ağ gibi çatlaklarla kaplanmıştı. Bu yüzden bütün başı ve yüzü biçimsiz, eğri büğrü bir meyve gibi görünüyordu.
Üstelik göğsünde de uzun bir yara izi vardı.
Yara yüzeysel olsa da genişti ve üzerinden mor-siyah zehirli duman kıvrımları yükseliyordu.
“Gu kardeş söylemese de soracaktım. Bu yaraların hepsini nereden aldın?” diye sordu Fang Yuan.
“Ah kardeşim. Sen daha yeni ölümsüz zombiye dönüştün; bizim çektiğimiz sıkıntıları bilmiyorsun…” Gu Ye iç çekip dert yanmaya hazırlanıyordu ki dışarıdan aniden gök gürültüsünü andıran bir patlama geldi. Bütün Di Lao Ağacı şiddetle sarsıldı, kuru yapraklar havada uçuştu; çürümüş dallar bile kirişler ve sütunlar çöker gibi birbiri ardına aşağı düştü.
Gu Ye'nin ifadesi değişti.
Hemen ardından Fang Yuan dışarıdan birinin bağırdığını duydu: “Gu soyadlı, çabuk dışarı çık! Ben, bu İlahi Efendi, seninle alışveriş yapmaya geldim!”
Gu Ye'nin yüzü daha da çirkinleşti. Gözleri öfkeyle yanarken dişlerini sıktı: “Yine Gök Başkenti İlahi Efendisi!”
Güm!
Bir patlama daha oldu.
Di Lao Ağacı yeniden şiddetle sarsıldı; dallar ve yapraklar sağanak gibi döküldü. Çok sayıda güzel ahşap ev çöktü ve toz bulutları yükseldi.
Dışarıdan başka bir Gu ölümsüzü de bağırdı: “Gu Ye, çabuk dışarı çık! Ben Bit Markisi'yim. Gel de görüşelim; seninle konuşacak işim var.”
Sözleri daha bitmeden yeni bir patlama meydana geldi ve Di Lao Ağacı endişe verici biçimde inledi.
Gidişata bakılırsa Gu Ye ortaya çıkmadığı sürece karşı tarafın durmaya hiç niyeti yoktu.
Gu Ye'nin yüzü son derece çirkindi. Yumruklarını sıktı, birkaç kez derin nefes aldıktan sonra Fang Yuan'a zoraki bir gülümseme gösterdi: “Sha kardeş, sen burada biraz otur. Ben gidip hemen dönerim.”
“Sorun değil, seninle birlikte gelirim,” dedi Fang Yuan.
Gu Ye'nin yüzünde bir parça duygulanma belirdi. Ellerini birleştirip içtenlikle teşekkür etti: “O zaman çok teşekkür ederim kardeşim.”
İkisi Di Lao Ağacı'ndan çıktıklarında gökyüzünde havada duran iki altıncı kademe Gu ölümsüzü gördüler.
Biri iri yarıydı, derisi bronz rengindeydi ve bedeninin çevresinde şimşekler kıvrılıyordu; unvanı Gök Başkenti İlahi Efendisi'ydi.
Diğeri saçlarını dağınık bırakmış, iri kemikli, elinde bir kafatası tutan güçlü bir adamdı: Bit Markisi.
Fang Yuan'ı gören Gök Başkenti İlahi Efendisi bir an şaşırdı, sonra güldü: “Gu Ye, yardım çağırmış olacağını beklemiyordum. Ne yazık ki gelen de bir ölümsüz zombi.”
Sözlerinde ölümsüz zombilere duyduğu küçümsemeyi hiç gizlemiyordu.
“Sen!” Gu Ye öfkelendi ve tam konuşacakken…
Gök Başkenti İlahi Efendisi elini sallayıp sabırsızca sözünü kesti: “Seninle boş konuşmayacağım. Elinde hâlâ Kuruma Özü olduğunu biliyorum. Bu dostumda bir ölümsüz öz taşı var; üç yüz jin Kuruma Özü'nü bununla satın alacak.”
“Bir ölümsüz öz taşıyla üç yüz jin Kuruma Özü mü almak istiyorsun? Neden doğrudan gelip soymuyorsun?!” Gu Ye öfkeden sıçrayıp bağırdı.
“Soymak da olmaz değil ama sen İlahi Efendi'nin dostusun. Ben de ona biraz yüz vermek zorundayım.” Yan taraftaki Bit Markisi soğukça güldü. Tavrı son derece küstahtı; sanki Gu Ye'yi avucuna almıştı.
“İkiniz de utanmazsınız, düpedüz haydutsunuz!” Gu Ye gözlerini öfkeyle açtı; neredeyse ciğerleri patlayacaktı.
Ama başından sonuna kadar saldırmadı.
Öfkeliydi ama son derece çaresizdi.
Karşısında iki altıncı kademe Gu ölümsüzü vardı, kendisiyse yalnızca altıncı kademe bir ölümsüz zombiydi. Kutlu toprağı ölmüştü, üzerinde de yalnızca on küsur ölümsüz öz taşı vardı. Savaşacak gücü olsa bile savaşın ardından ne olacaktı?
Onları yenip yenemeyeceği bir yana, yense bile yeşil üzüm ölümsüz özü büyük ölçüde azalacaktı. Kutlu toprağından takviye sağlayamadığı için yerine yalnızca ölümsüz öz taşları harcayabilirdi.
Böyle bir savaşın ardından düpedüz iflas ederdi.
Gu Ye'nin kaygıları ağırdı; istemsizce yanındaki Fang Yuan'a baktı.
Aslında Gök Başkenti İlahi Efendisi ile Bit Markisi de Fang Yuan'ı izliyordu. Gök Başkenti İlahi Efendisi Gu Ye'yi daha önce birkaç kez haraca bağlamış, onun durumunu biliyordu; ama Fang Yuan'ın nereden çıktığını bilmiyordu.
Üstelik görünüşe bakılırsa Fang Yuan, Gu Ye'nin yardım için çağırdığı kişiydi.
Fang Yuan neden hiçbir sebep yokken Gu Ye adına öne çıkacaktı?
Bakışları titreşti, yüzüne tereddütlü bir ifade yerleşti ve Gu Ye'ye zayıf bir sesle sordu: “Gu kardeş, burada ne oluyor? Bu ikisi kim? Böyle zorla alışveriş yapabiliyorlarsa Zombi İttifakı buna karışmıyor mu?”
Fang Yuan'ın sözlerindeki çekingenliği gören Gu Ye bütün umudunu kaybetti. Derin bir iç çekti: “Zombi İttifakı karışabilir ama bunun bedelini ben karşılayamam. Önceki lider varken biraz daha iyiydi ama şimdi… Ah! Boş ver. Küçük kardeş, Zombi İttifakı'na girince zamanla sen de anlarsın.”
“Demek öyle…” Fang Yuan'ın yüzünde tam kararında bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı belirirken geleceği için duyduğu endişe de görünüyordu.
İkisinin bu konuşmasını duyan Gök Başkenti İlahi Efendisi ile Bit Markisi birbirine baktı ve karşı tarafın gözlerindeki sevinci gördü.
“Demek bu yeni ortaya çıkan ölümsüz zombi Zombi İttifakı'na katılmak istiyor.”
“Görünüşe göre bu kez de haraç işi oldu!”
İkisi birbirine ses aktarımıyla konuştu.
Bekledikleri gibi Gu Ye çaresizce tekliflerini kabul etti. Sonunda bir ölümsüz öz taşı karşılığında üç yüz jin Kuruma Özü aldılar.
“Hahaha, iyi alışverişti!”
“Gu Ye, bir dahaki sefere yardım çağıracaksan en azından yaşayan birini çağır!”
İkisi kahkahalar atarak uzaklaştı.
“Ah, şu berbat yerde bir an daha kalmak istemiyorum.” Gu Ye'nin yüzü kederle doldu; başını öne eğmiş, morali çökmüştü.