Reverend Insanity

Bölüm 39 · Şeytan Aydınlıkta Yürüyor

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Gökyüzünü kat kat kara bulutlar kaplamış, bahar yağmuru usul usul yağıyordu.

İnek tüyü kadar ince çise yeryüzüne serpilerek Qing Mao Dağı'nı ince bir sis tabakasıyla örttü.

Handaki birinci kat yemek salonu hâlâ ıssızdı; yalnızca dört masa doluydu.

Fang Yuan pencerenin hemen yanında oturuyordu. Esen bir rüzgâr, beraberinde şiirsel bir hava ve çiçek kokusu getirdi.

“Göksel caddede ince yağmur kaymak gibi yumuşak; otların yeşili uzaktan görünür, yakından seçilmez.” Fang Yuan pencereden uzağa bakıp bu dizeyi alçak sesle mırıldandı, sonra bakışlarını geri çekti.

Önündeki masada güzel şaraplar ve lezzetli yemekler vardı; renkleri, kokuları ve tatları kusursuzdu. Özellikle Yeşil Bambu Şarabı hem yoğun hem de taze bir koku yayıyordu. Zümrüt yeşili içki bambu kadehin içinde sessizce duruyor, bu açıdan bakıldığında kehribar gibi sıcak ve yumuşak bir parıltı saçıyordu.

Ona en yakın masada bir dede ile torunu oturuyordu. İkisi de sade giysiler içindeki ölümlülerdi.

Yaşlı adam pirinç şarabını yudumlarken kıskanç gözlerle Fang Yuan'ın tarafına bakıyordu. Belli ki Yeşil Bambu Şarabı'nın kokusu iştahını kabartmıştı ama onu alacak parası yoktu.

Torunu ise sosla kavrulmuş kokulu fasulyeleri çıtır çıtır yiyordu. Bir yandan da dedesinin kolunu sallayıp duruyordu. “Dede, dede, bana İnsan Atası'nın hikâyesini anlatsana. Anlatmazsan eve gidip nineye gizlice içki içmeye çıktığını söylerim!”

“Ah, bir kadeh şarabı bile huzurla içemiyoruz.” Yaşlı adam iç çekti ama yüzünde şefkatli bir gülümseme belirdi. Kurumuş dal gibi eliyle torununun başını okşadı. “Pekâlâ, anlatayım. İnsan Atası kalbini Umut Gu'ya verdi ve böylece Çıkmaz'ın kuşatmasından kurtuldu...”

İnsan Atası'nın hikâyesi, bu dünyadaki en yaygın ve en eski efsaneydi.

Yaşlı adamın anlattığı hikâye kabaca şöyleydi.

İnsan Atası umut sayesinde Çıkmaz'dan kurtulmuştu. Fakat sonunda iyice yaşlanmıştı; ne gücü ne de bilgeliği kalmıştı. Artık avlanamıyor, hatta bütün dişleri döküldüğü için birçok yabani meyve ve sebzeyi bile çiğneyemiyordu.

İnsan Atası ölümün adım adım yaklaştığını hissediyordu.

O sırada Umut Gu ona şöyle dedi: “İnsan, ölemezsin. Sen ölürsen kalbin de gider; ben Umut da barınacak yerimi kaybederim.”

İnsan Atası çaresizce cevap verdi: “Kim ölmek ister ki? Ama Gök ve Yer ölmemi istiyor; ölmek zorundayım.”

Umut Gu dedi ki: “Her şeyde umut vardır. Ömür Gu'yu yakalayabilirsen ömrüne yeni yıllar ekleyebilirsin.”

İnsan Atası Ömür Gu'nun varlığını çoktan duymuştu ama çaresizce ellerini açtı. “Ömür Gu hareketsiz durduğunda kimse onu fark edemez. Uçtuğundaysa ışıktan bile hızlıdır. Onu nasıl yakalayabilirim? Bu çok zor!”

Umut Gu bunun üzerine İnsan Atası'na bir sır verdi: “İnsan, hiçbir şeyde umudunu bırakma. Sana söyleyeyim; yeryüzünün kuzeybatı köşesinde büyük bir dağ var. Dağın tepesinde bir mağara bulunuyor. O mağarada biri yuvarlak, biri kare iki Gu yaşıyor. Bu iki Gu'yu boyun eğdirebilirsen göğün altında yakalayamayacağın hiçbir Gu kalmaz, Ömür Gu bile!”

İnsan Atası'nın artık gidecek başka yolu yoktu; bu onun elinde kalan son umuttu.

Sayısız güçlüğe katlandı ve sonunda o büyük dağı buldu. Ardından türlü tehlikeyi göze alarak zirveye tırmandı. Tepeye vardığında son kırıntı gücü de tükenmek üzereydi; mağaranın girişinden içeri sendeleyerek girdi.

Mağaranın içi zifiri karanlıktı; elini yüzüne yaklaştırsa parmaklarını göremezdi. İnsan Atası karanlığın içinde durmadan yürüdü. Bazen bir yerlere çarpıyor, neye vurduğunu bilemeden başını gözünü yaralıyordu. Bazen de karanlığın sonsuzca genişlediğini, sanki bambaşka bir dünyada bulunduğunu hissediyor; kendisinden başka çevresinde hiçbir şey olmadığını sanıyordu.

Çok uzun zaman harcadı ama bu engin karanlıktan çıkamadı. Biri yuvarlak, biri kare iki Gu'yu boyun eğdirmek şöyle dursun, onları bulamamıştı bile.

Tam kaybolmuşluk içinde bocalarken karanlığın içinden iki ses yükseldi.

Birincisi dedi ki: “İnsan, sen de bizi yakalamaya mı geldin? Geri dön. Güç Gu yanında olsa bile bunu başaramazsın.”

Diğer ses şöyle dedi: “İnsan, geri çekil. Canını almayacağız. Bilgelik Gu sana yardım etse bile bizi bulman şart değil.”

İnsan Atası güçsüzce yere yığıldı, soluk soluğa konuştu: “Güç Gu ile Bilgelik Gu beni çoktan terk etti. Ömrümün sonuna geldim, başka yolum yok. Ama kalbimde bir parça umut kaldığı sürece vazgeçmeyeceğim!”

İnsan Atası'nın sözlerini duyan iki ses sustu.

Uzun bir süre sonra seslerden biri konuştu: “Anladım, insan. Kalbini Umut Gu'ya vermişsin. Ne olursa olsun vazgeçmeyeceksin.”

Diğer ses devam etti: “Madem öyle, sana bir fırsat vereceğiz. İkimizin adını doğru söyleyebilirsen hizmetine gireriz.”

İnsan Atası afalladı. Sözcüklerden oluşan sonsuz bir denizin içinde iki doğru adı tam isabetle bulmak, denizde iğne aramaktan farksızdı.

Üstelik bu iki Gu'nun adlarının kaç sözcükten oluştuğunu bile bilmiyordu.

İnsan Atası hemen Umut Gu'ya sordu ama Umut Gu da bilmiyordu.

Başka yolu kalmayan İnsan Atası dişini sıktı ve isimler saymaya başladı. Pek çok isim söyledi, çok çok uzun zaman harcadı ama karanlığın içinden hiçbir karşılık gelmedi; belli ki hepsi yanlıştı.

Zaman geçtikçe İnsan Atası'nın nefesi daha da zayıfladı. Bu mağarada yaşlılıktan son demlerine doğru ilerliyordu. Tıpkı akşamın batan güneşi gibi yavaş yavaş alçalıyor, yarısı ufkun altına gömülmüş bir günbatımına dönüşüyordu.

Yanında getirdiği yiyecek gittikçe azaldı, zihni gittikçe yavaşladı; artık konuşacak gücü de pek kalmamıştı.

Karanlıktaki sesler onu ikna etmeye çalıştı: “İnsan, ölmek üzeresin. Seni bırakacağız. Son kalan vaktinde mağaranın dışına sürünür, bu dünyaya son bir kez bakarsın. Ama bize saygısızlık ettin; ceza olarak Umut Gu'yu burada bırak, bize arkadaşlık etsin.”

İnsan Atası iki eliyle göğsünü sıkıca kapattı ve kesin bir dille reddetti: “Ölsem bile umuttan vazgeçmeyeceğim!”

Umut Gu çok duygulandı. Bütün gücüyle İnsan Atası'na karşılık verdi ve saf beyaz bir ışık saçtı. İnsan Atası'nın göğsünde beyaz ışık noktaları belirdi.

Fakat bu beyaz ışık çok zayıftı; karanlığı aydınlatmak şöyle dursun, İnsan Atası'nın bütün bedenini bile aydınlatamıyor, yalnızca göğsündeki küçük bir alanı ışıtıyordu.

Yine de İnsan Atası, Umut Gu'dan bedenine görünmez ve yepyeni bir gücün aktığını hissetti.

İsimler söylemeye devam etti. Artık yaşlılıktan zihni bulanmıştı; daha önce söylediği birçok adı unutuyor, onları yeniden tekrarlayarak boş yere çok zaman kaybediyordu.

Hayatı zamanla birlikte akıp gidiyor, İnsan Atası'nın ömrü tükeniyordu.

Sonunda, ömründe yalnızca bir gün kaldığında “Gönye” adını söyledi.

Karanlığın içinden bir iç çekiş duyuldu ve seslerden biri konuştu: “İnsan, ben Gönye, kararlılığına hayranım. Adımı söyledin; bugünden itibaren emirlerini dinleyeceğim. Ama göğün altındaki bütün Gu'ları senin için yakalayabilmem ancak kardeşimle birlikte olmama bağlı. Tek başıma gücüm yetmez. Bu yüzden vazgeç. Ölümün eşiğindesin; kalan zamanını bu dünyaya son bir kez bakmak için kullanman daha iyi.”

İnsan Atası ise kararlılıkla başını salladı. Elinde kalan her anı kullanıp konuşmayı sürdürdü ve diğer Gu'nun adını tahmin etmeye çalıştı.

Zaman saniye saniye akıp geçti; yalnızca son bir saati kalmıştı.

Tam o sırada, farkında olmadan “Pergel” adını söyledi.

Bir anda karanlık kayboldu.

İki Gu karşısında belirdi. Umut Gu'nun anlattığı gibi Gu'lardan biri kare biçimindeydi ve adı Gönye'ydi. Diğeri yuvarlaktı ve adı Pergel'di. Pergel ile Gönye bir araya geldiğinde “kurallar” fikrini oluşturuyordu. [Çevirmen notu: Efsanedeki Pergel ve Gönye adları, birlikte düzen ve kural anlamı taşıyan bir sözcük oyununa dayanır.]

İki Gu aynı anda konuştu: “Kim olursa olsun, adlarımızı bilen kişiye boyun eğeriz. İnsan, artık adlarımızı bildiğine göre hizmetine gireceğiz. Ama şunu unutma: Başka canlıların adlarımızı öğrenmesine mümkün olduğunca izin verme. Adlarımızı ne kadar çok kişi bilirse aynı anda o kadar çok kişiye boyun eğmek zorunda kalırız. Şimdi bizi boyun eğdiren ilk kişi sensin. İsteğini söyle.”

İnsan Atası büyük sevince kapıldı. “O hâlde size emrediyorum, önce benim için bir Ömür Gu yakalayın.”

Pergel ile Gönye Gu güçlerini birleştirip seksen yıllık bir Ömür Gu yakaladılar.

İnsan Atası artık yüz yaşındaydı. Bu Ömür Gu'yu yediğinde yüzündeki bütün kırışıklıklar bir anda kayboldu, kurumuş kolları ve bacakları yeniden güçlü kaslarla doldu, gençliğin canlılığı bedeninden tekrar yayılmaya başladı.

Bir sazan gibi sıçrayarak ayağa kalktı.

Sevinçle bedenine baktı ve yeniden yirmi yaşında bir genç olduğunu anladı!

……

“Bugünlük bu kadar, hadi eve gidelim uslu torunum.” Yaşlı adam hikâyeyi bitirdiğinde şarabını da tüketmişti.

“Dede, biraz daha anlatsana! Sonra İnsan Atası'na ne oldu?” Torun razı olmayıp yaşlı adamın kolunu sallamayı sürdürdü.

“Hadi gidelim. Vakit olunca devamını anlatırım.” Yaşlı adam bambu şapkasını ve yağmurluğunu giydi, torununa da küçük boy bir yağmurluk geçirdi.

Dede ile torun handan çıkıp yağmur perdesinin içine girdiler ve giderek uzaklaştılar.

“Kurallar...” Fang Yuan'ın bakışları derinleşti. Kadehi parmaklarının arasında çevirirken içindeki Yeşil Bambu Şarabı'na baktı; zihninde pek çok düşünce uyandı.

İnsan Atası'nın Efsanesi bu dünyada çok yaygındı; onu bilmeyen neredeyse yoktu. Fang Yuan da elbette çoktan duymuştu.

Ama ister efsane ister hikâye olsun, herkes onda kendi anlayışını görürdü. Az önceki dede ile torun bunu yalnızca bir hikâye olarak dinlemişti; Fang Yuan ise içindeki derin anlamın tadını çıkarabiliyordu.

Tıpkı İnsan Atası gibi.

Kuralları bilmediği zaman karanlıkta el yordamıyla ilerliyordu. Bazen sendeleyip bir yerlere çarpıyor, başını gözünü yarıyor ve perişan oluyordu. Bazen de önünde sonsuz bir boşluk açılıyor, kayboluyor; ne yönü ne hedefi kalıyordu.

Bu karanlık sıradan bir siyahlık ya da ışık yokluğu değildi. Güç, bilgelik ve umut bile onu alt edemiyordu.

İnsan Atası ancak “kuralları” öğrendiğinde, Pergel ile Gönye'nin adlarını söylediğinde karanlık birden dağıldı ve aydınlığa kavuştu.

Karanlık, kuralların karanlığıydı; bu aydınlık da kuralların aydınlığıydı.

Fang Yuan bakışlarını kadehten çekip pencerenin dışına çevirdi.

Uzakta gökyüzü ağır ve kasvetliydi; yemyeşil dağlar art arda uzanıyor, ince yağmur sis gibi savruluyordu. Yakında, yüksek ayaklar üzerine kurulmuş bambu evler sıra sıra devam ediyordu. Yolda iki üç kişi yürüyordu; ayakları yağmurlu çamura bulanmıştı. Ya gri yeşil yağmurluklar giyiyor ya da sarı muşamba şemsiyeler taşıyorlardı.

Fang Yuan zihninde bir sonuca vardı: “Bu Gök ve Yer dev bir satranç tahtası gibi; bütün canlılar da kendi kurallarına göre hareket eden taşlar. Mevsimlerin kuralları var; ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış sırayla döner. Suyun kuralı var; aşağıya akar. Sıcak havanın kuralı var; yukarı yükselir. İnsanların da elbette kuralları var.”

“Herkesin kendi konumu, arzuları ve ilkeleri var. Gu Yue Dağ Köyü'nü ele alalım: kölenin canı ucuz, efendinin canı değerlidir; kural budur. Bu yüzden Shen Cui güçlü ve nüfuzlu kişilere yanaşmak, kölelikten kurtulmak için elinden geleni yaptı. Gao Wan da efendisinin gözüne girmek için her yolu denedi ve onun gücüne yaslanıp başkalarına kabadayılık etti.”

“Amcamla yengeme gelince; açgözlü yaradılışları yüzünden annemle babamdan kalan mirası yutmak istiyorlar. Akademi büyüğünün asıl amacı ise Gu ustaları yetiştirmek ve akademideki kendi konumunu korumak.”

“Herkesin kendi kuralları vardır; her mesleğin kendi kuralları, her toplumsal grubun kendi kuralları vardır. Bu kuralları gerçekten kavrayan kişi dışarıdan bakıyormuş gibi berrak görebilir. Karanlıktan çıkıp aydınlığa varır, bunların arasında dolaşırken her şeyi kolaylıkla idare eder.”

Fang Yuan kendi durumunu da düşündü; zihninde bütün hamleleri çoktan hesaplamıştı. “Mo klanının yöneticisi Gu Yue Mo Chen için en önemli şey kendi kolunun refahını ve çıkarlarını korumaktır. Mo Yan'ın bana bela olması zaten kuralı bozdu. Klanın itibarını korumak için Mo Chen kesinlikle bana saldırmayacaktır. Hatta bana kendiliğinden tazminat bile verebilir.”

“Aslında Mo klanı güçlü. İtibarları zarar gördü diye beni cezalandırmaya kararlı olsalar karşı koyacak gücüm yok. Fakat Gu Yue Mo Chen'ın içinde korku var. Kendisinin kuralı bozmasından değil, başkalarının da onu izleyip kuralları bozmaya başlamasından korkuyor. Gençler kavga ederken büyükler araya girerse mesele büyür; üst kademelere kadar yayılırsa bütün dağ köyü için büyük tehdit olur. Gu Yue Mo Chen'ın asıl kaygısı şu: Gelecekteki bir çatışmada başka biri onun torunu Gu Yue Mo Bei'ye el uzatırsa ne olacak? Onun kolundaki tek erkek varis bu; ölürse ne yapacaklar? Bu korkunun farkında kendisi bile olmayabilir. O yalnızca içgüdüsel biçimde kuralları koruyor.”

Fang Yuan'ın gözleri son derece berraktı; bu meselenin başından sonuna kadar her şeyi avucunun içi gibi görüyordu.

Gao Wan'ın soyadı Gu Yue değildi. O bir yabancı, bir köleydi.

Bir efendi bir köleyi öldürmüş, ne önemi vardı? Bu dünyada son derece normaldi.

Fang Yuan Gao Wan'ı öldürmüştü. Gao Wan'ın ölümü asıl mesele değildi; asıl mesele efendisi, arkasındaki Mo klanıydı.

“Yine de bu kez bir kutu dolusu ceset parçası gönderdim. Gu Yue Mo Chen büyük ihtimalle bunu hem uzlaşma hem tehdit olarak yorumlayacaktır. Benim de tam olarak böyle anlamasını istiyorum. Beklenmedik bir şey olmazsa Mo klanı artık Gao Wan'ın ölümünün peşine düşmez. Elbette yatkınlığım bir sınıf daha yüksek, B sınıfı olsaydı Mo klanı beni tehdit olarak görürdü; itibar kaybını bahane edip gelecekteki bu tehdidi bastırmaya çalışırdı.” Fang Yuan içinden soğukça güldü.

Güçlü olmak dayanılacak bir dayanak olabilirdi; zayıflık da kullanılabilecek bir araçtı.

Fang Yuan şu anda oyunun içindeydi ve kendisi de bir satranç taşıydı. Ama kuralları kavradığı için zihninde çoktan bir oyuncunun bakışına sahip olmuştu.

Sıradan insanlar çoğunlukla Gu Yue Mo Chen ya da akademi büyüğü gibiydi; yalnızca kendi alanlarının kurallarını bilirlerdi, başka bir mesleğe girince dağlar kadar yabancılaşırdı her şey. Fang Yuan gibi büyük resmi görüp farklı kurallara hâkim olmak ne kadar zordu!

Kuralları öğrenmek isteyen kişi, İnsan Atası gibi önce karanlıkta düşe kalka yürümek, kaybolup sağa sola savrulmak zorundaydı.

Böyle zamanlarda güç, bilgelik ve umut pek işe yaramazdı. İnsan ancak zaman harcayıp bizzat yaşayarak deneyim kazanabilirdi.

İnsan Atası'nın Pergel ve Gönye Gu'nun adlarını bulabilmesi, ölümün soluğu altında sayısız kez deneyip zamanını tüketmesi sayesinde olmuştu.

Fang Yuan'ın kurallara hâkim oluşu da önceki hayatında beş yüz yıl boyunca biriktirdiği deneyimden geliyordu.

Yeniden doğduğundan beri parlak bir gelecek yaratabileceğine güveniyordu. Bunun nedeni Bahar-Güz Ağustosböceği'nin yeniden ortaya çıkması değildi; pek çok gizli âlemi ve hazineyi bilmesi de değildi, geleceğin genel yönüne hâkim olması da.

Asıl nedeni, önceki hayatında beş yüz yıl boyunca insanlarla ve dünyayla uğraşırken biriktirdiği yaşam tecrübesiydi.

Tıpkı İnsan Atası'nın Pergel ile Gönye Gu'yu elde ettikten sonra göğün altındaki bütün Gu'ları kolayca yakalayabilmesi gibi!

Fang Yuan da pergelin ve gönyenin, yani kuralların özüne hâkim olduğu için yukarıdan bakabiliyor, karmaşık dünya işlerini tek bakışta delip geçebiliyordu. Bazen düğümleri iplik iplik çözüyor, bazen tek darbede özüne vuruyordu. Ben yükseklerde gururla güler, dünyadaki insanlara birer satranç taşıymış gibi soğukça bakarım; her biri kendi kurallarına uyar, adım adım önceden çizilmiş yollarında ilerler.

Karanlık, kuralların karanlığıydı; aydınlık, kuralların aydınlığıydı.

Ve yeniden doğmuş şeytan artık aydınlığın içinde yürüyordu.

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap