Bölüm 32 · Fang Yuan, Başın Büyük Belada!
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
“Tam yedi gün boyunca temel yumruk ve tekme çalıştım. Fang Yuan’ın karşısında yalnızca iki hamle dayanıp yine bayıltılacağım aklımın ucundan geçmezdi. Utanç, düpedüz utanç!” Gu Yue Mo Bei’nin içi utanç, hiddet ve öfkeyle doluydu.
Evin avlusunda tahta insan kuklasını durmadan yumruklayıp tekmeliyor, tok sesler çıkarıyordu.
Tam o sırada hafif bir kahkaha duyuldu: “Küçük kardeş, o tahta kuklayla aranda kan davası mı var? Neden bu kadar nefret ediyorsun?”
Tanıdık sesi duyan Gu Yue Mo Bei’nin yüzü gevşedi. Saldırmayı bırakıp arkasına döndü. “Abla, döndün!”
“Evet. Klan bana bir keşif görevi vermişti, on küsur gündür dışarıdaydım...” Gu Yue Mo Yan gülümseyerek cevap verdi. Mo Bei’nin öz ablasıydı ve şu anda ikinci kademe orta aşama bir Gu ustasıydı.
Fakat yüzü çok geçmeden değişti, bakışlarına keskinlik yerleşti. “Küçük kardeş, yüzündeki yaralar ne? Sana kim zorbalık etti?”
“Ah, bir şey yok. Yürürken yanlışlıkla düşüp çarptım.” Mo Bei’nin yüzünden kısa bir panik geçti; gelişigüzel bir bahane uydurdu. Ablasının böylesine küçük düşürücü bir şeyi öğrenmesini hiç istemiyordu. Mo kolunun gelecekteki yöneticisi, Gu Yue Mo Chen’in öz torunu olan biri, üst üste iki kez bayıltılmıştı!
Neyse ki talihsiz olan yalnızca o değildi; diğerleri de nasibini almıştı.
“Öyleyse dikkat et. Bir de, yumruk ve tekme çalışacaksan böyle olmaz. Savunmanı artıran bir Gu’n yok; ellerine ve ayaklarına kalın bez şeritler sarmalısın. Ancak böyle yaralanmalarını önlersin.” Gu Yue Mo Yan birkaç öğüt verdikten sonra ayrıldı.
“Büyük Hanım’a selamlar.”
“Büyük Hanım’ın huzuru daim olsun.”
“Büyük Hanım dönmüş! Bu köle Büyük Hanım’ı selamlar.”
Gu Yue Mo Yan soğuk bir ifadeyle hızlı adımlarla ilerledi. Yol boyunca karşılaştığı aile kölelerinin hepsi eğilip selam verdi.
Çalışma odasının önüne geldiğinde haber vermeden kapıyı itip içeri girdi.
İçeride Gu Yue Mo Chen ona sırtını dönmüş, çalışma masasının önünde ayakta kaligrafi çalışıyordu.
“Döndün mü?” Gu Yue Mo Chen arkasına bakmadan doğrudan sordu. “Yarım aydan uzun süredir dışarıda keşifteydin. Kurt yuvasının durumu nasıl?”
“Dede, benim olduğumu nereden bildin?” Mo Yan bir an afalladı.
“Hıh. Bu evde benim sevgime güvenip kuralları hiçe sayarak kapıyı bile çalmadan içeri girecek senden başka kim var?” Gu Yue Mo Chen’in sesi azarlar gibiydi; ama arkasını döndüğünde yüzü yumuşaktı, Mo Yan’a gülümseyen gözlerle baktı.
Mo Yan dudak büktü. “Sevgi diyorsak aslında dede küçük kardeşimi daha çok seviyor. Yalnız gelecekte yönetimi o devralacağı için ona karşı katısın; dışarıdakiler bu sevginin farkına varmıyor.”
Bir an durdu, sonra yeniden sordu: “Dede, küçük kardeşimi kim dövdü? Az önce ona sordum, yalan söyledi. Zorlamak istemedim, o yüzden gelip sana soruyorum.”
Gu Yue Mo Chen’in yüzü ciddileşti. “Sen hâlâ benim soruma cevap vermedin.”
Fırçayı bıraktı, bir sandalye çekip ağır ağır oturdu.
Mo Yan mecburen rapor verdi: “Kurt yuvası neredeyse doldu. Bu üreme hızına bakılırsa bu yıl kurt dalgası olmaz ama gelecek yıl kesinlikle köyümüze vurur.”
Gu Yue Mo Chen bir kez daha sordu: “Yaklaşık üç yılda bir kurt dalgası olur, bunda şaşılacak bir şey yok. Asıl o kurt sürüsünde kaç tane Yıldırım Taçlı Baş Kurt var?”
“Yaklaşık üç tane.” Mo Yan cevap verdi.
Gu Yue Mo Chen başını sallayıp rahatladı. Yıldırım Taçlı Baş Kurtlar sürülerin liderleriydi ve kurt dalgası köye saldırdığında başa çıkılması en zor varlıklar onlardı.
Üç tane çok sayılmazdı; çünkü Qing Mao Dağı’nda üç köy vardı. Her köy biriyle uğraşırsa kurt dalgasının baskısı büyük ölçüde azalırdı.
“Dede, küçük kardeşimin meselesini hâlâ anlatmadın.” Mo Yan vazgeçmeden sordu.
“Anlatmamda sakınca yok. Mo Bei’yi biri dövdü. Yedi gün önce bir kez, bugün de ikinci kez. Akademinin kapısında yere serildi ve ikisinde de oracıkta bayıldı.” Gu Yue Mo Chen gülerek söyledi.
“Küçük kardeşimi bayıltmaya kim cesaret etti?” Mo Yan gözlerini kocaman açtı.
“Sınıf arkadaşlarından biri. Adı Fang Yuan. İyi de dövmüş...” Gu Yue Mo Chen kahkaha attı.
Mo Yan’ın gözleri daha da büyüdü. Anlam veremeden sordu: “Dede, bu nasıl söz? Mo Bei senin öz torunun!”
Gu Yue Mo Chen torununa derin bir bakış attı ve ciddi bir sesle konuştu: “Mo Yan, sen bir kızsın; belki anlamazsın. Yenilgi ve utanç insanı geliştirir. Yenilgi yaşamadan olgun bir erkek dövülemez.”
“Mo Bei dövüldü; bu onun kendi yenilgisidir. Ayılır ayılmaz avlu muhafızlarından yumruk ve tekme teknikleri öğrenmeye başladı. Bu bir ilerlemedir. Bu ilerlemeyi ona Fang Yuan getirdi, onu dayağıyla uyandırdı. Öz ablası olarak gerçekten onu korumak istiyorsan büyümesine karışma. Fang Yuan yalnızca C sınıfı yatkınlığa sahip yoksul bir çocuk. Mo Bei ise B sınıfı yatkınlığa sahip ve arkasında biz varız. Er ya da geç Fang Yuan’ı ayağının altına alacak.”
“Bu rakibi Mo Bei’ye bırak. Bir kadının hayatında akrabalar, dostlar ve sevdiği kişi önemlidir. Bir erkeğin hayatındaysa bunlar olsa da olur, olmasa da; ama rakipsiz olmaz. Fang Yuan’ın başına bela olma, anladın mı? Bu genç neslin işi. Sen karışırsan büyüğün küçüğü ezmesi olur. Aralarındaki teamülü bozarsan başkaları Mo klanını küçümser.”
Mo Yan birkaç kez ağzını açıp bir şey söylemek istedi, fakat Gu Yue Mo Chen’in bakışları altında sonunda başını eğdi. “Evet, dede. Torunun anladı.”
Başını öne eğerek çalışma odasından çıktı. Gu Yue Mo Chen bile fark etmemişti; gözlerinde başından beri farklı bir ışık parlıyordu.
“Dede, torununu sevme biçimin bu. Ama benim de küçük kardeşimi koruma biçimim var!” Mo Yan çoktan kendi planını kurmuştu.
……
Hanın yemek salonunda birkaç masa doluydu; insanlar yiyip içiyor, mekâna biraz canlılık katıyordu.
Bir iki garson tabakları taşıyarak masaların arasında rahatça dolaşıp yemek servis ediyordu.
Fang Yuan pencereye yakın bir masada oturmuş, birkaç yemek söylemişti. Bir yandan yiyor, bir yandan pencereden uzağı seyrediyordu.
Göğün ucunda akşam kızıllığı ateş gibi sessizce yanıyordu.
Güneşin çoğu batmıştı. Sanki yeryüzüne son kez hasretle bakıyor, geride bıraktığı alacakaranlık ışığı da isteksiz vedasının bakışı oluyordu.
Uzaktaki dağlar karanlığın içinde kaybolmuştu. Yakındaki sokaklardaysa evlerine dönen insanlar vardı. Kimisi yalınayak, ayakları çamurlu çiftçilerdi; kimisi sırtında şifalı ot sepeti taşıyan toplayıcılar, kimisi dağ tavuğu, yaban domuzu gibi avları omuzlayan avcılardı. Aralarında Gu ustaları da vardı. Çoğu mavi savaş kıyafetleri giyiyor, çevik ve sağlam görünüyordu. Başlarında bant, bellerindeyse geniş kemerler vardı.
Bu kemerlerin kendine özgü bir düzeni vardı. Birinci kademe Gu ustaları yeşil kemer takardı; ön kısmına bakır bir levha yerleştirilir, levhanın üzerinde “1” bulunurdu.
İkinci kademe Gu ustalarının kemeri kırmızıydı. Ortasında demir bir levha vardı ve üzerine “2” kazınmıştı.
Fang Yuan pencerenin yanında bir süre gözlemledi. Altı yedi birinci kademe Gu ustası gördü; çoğu gençti. Bir de orta yaşlı, ikinci kademe bir Gu ustası vardı.
Üçüncü kademe Gu ustaları genellikle klan büyüğü olmuş olurdu. Dördüncü kademe ise klan lideri, yani bir köyün efendisi demekti.
Beşinci kademe Gu ustalarına çok ender rastlanırdı. Gu Yue Klanı’nın tarihinde de yalnızca Birinci Nesil ve Dördüncü Nesil klan liderleri bu seviyeye ulaşmıştı.
“Aslında bir klanın gücünü gözlemlemek çok kolay. Köyde bir yere oturup bir iki saat gelip geçenleri dikkatle seyretmek yeter. Aralarında kaç birinci kademe, kaç ikinci kademe Gu ustası olduğuna bakınca klanın temelini ve gücünü anlayabilirsin.” Fang Yuan, beş yüz yıllık tecrübesine dayanarak zihninde böyle bir sonuç çıkardı.
Gu Yue Dağ Köyü’nde sokaktan geçen her yirmi kişiden altısı Gu ustasıydı. Bu altı Gu ustasının arasında da yaklaşık yarı yarıya bir ihtimalle bir ikinci kademe Gu ustası bulunurdu.
Gu Yue Dağ Köyü, işte bu güç ve temel sayesinde Qing Mao Dağı’nın en iyi kaynak bölgelerinden birini elinde tutuyor, dağın hâkimi sayılıyordu.
Ama Qing Mao Dağı, engin Güney Sınırı’nın yalnızca küçük bir köşesiydi. Gu Yue Dağ Köyü bütün Güney Sınırı ölçeğinde ancak alt-orta sınıf bir klan sayılırdı.
“Ben daha yetişime yeni başladım; yetişim seviyem yalnızca birinci kademe ilk aşama. Güney Sınırı’nda tek başıma dolaşmaya bile yetkim yok. Uzağa çıkabilmek için en az üçüncü kademe yetişim seviyesine ulaşmalıyım.” Fang Yuan bir lokma aldı ve içinden hafifçe iç çekti.
Qing Mao Dağı onun hırslarını taşıyamayacak kadar küçüktü. Buradan ayrılması kaderinde vardı.
“Hahaha, Gu Yue Fang Yuan, sonunda seni buldum.” Tam o sırada orta yaşlı bir adam sinsi bir kahkahayla yaklaştı.
“Hm?” Fang Yuan başını hafifçe çevirdi. Adamın yüzü mum gibi sarı, kaşlarının uçları yukarı kalkıktı; ama boylu poslu, kaslı biriydi. Büyük adımlarla yaklaşırken kollarını göğsünde kavuşturmuş, oturup yemek yiyen genç Fang Yuan’a tepeden bakıyordu. İnce gözlerinde soğuk bir ışık parladı.
“Fang Yuan, başının büyük belada olduğunu biliyor musun? Hehehe... Bizim Mo klanının genç efendisini dövmeye cüret etmişsin. Şimdi Büyük Hanım Mo Yan her yerde seni arıyor, hesabını soracak.” Orta yaşlı adam durmadan soğukça güldü. Fang Yuan’ı tepeden tırnağa süzerken üzerinde baskı kuran bir hava yayıyordu.