Reverend Insanity

Bölüm 31 · Fang Yuan! Yine mi Soyuyorsun?

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Neredeyse aynı anda, başka bir yerde.

“Baba, anne, olanlar aşağı yukarı böyle.” Fang Zheng dimdik duruyor, saygılı bir sesle konuşuyordu.

Salonda Fang Yuan’ın dayısı Gu Yue Dong Tu ile yengesi geniş arkalıklı koltuklarda oturuyor, ikisinin de kaşları çatılıydı.

Yengesi dişlerini gıcırdattı. Bir yandan Fang Zheng adına öfkeleniyor, bir yandan da gizli bir memnuniyet duyuyordu: “Fang Yuan denen o küçük piç! Başkalarından haraç kesmesi yetmezmiş gibi öz kardeşini bile rahat bırakmamış. Nasıl bu kadar duygusuz, bu kadar vicdansız olabilir! Ama bu kez çok büyük bir hata yaptı. Yakında akademiden atılır herhâlde.”

“Yeter, biraz daha az konuş.” Dayısı iç çekti, sonra Fang Zheng’e döndü. “Bir ilksel öz taşı kaybettin, hem de yalnızca bir tane. Önemli değil. Git, hesap odasından bir tane daha al. Burada seninle ilgili başka bir şey yok; dön ve yetişimine odaklan. A sınıfı yatkınlığınla orta aşamaya ulaşan ilk Gu ustası olma ihtimalin çok yüksek. Yeteneğini boşa harcama. Annenle ben, birinci olmanı bekliyoruz.”

“Evet, baba, anne. Oğlunuz müsaadenizi istiyor.” Fang Zheng, zihni düşüncelerle dolu hâlde geri çekildi.

İçinden düşünüyordu: “Ağabey bugün akademinin kapısını tuttu ve bütün öğrencileri soydu. Bunun etkisi o kadar kötü oldu ki gerçekten atılabilir. O zaman onun için af dilemeli miyim?”

Zihninde iki ses birbiriyle çekişiyordu.

Seslerden biri şöyle diyordu: “Af dileme! Öz kardeşi olan senin ilksel öz taşını bile aldı. Akademiden atılırsa da kendi ettiğini bulmuş olur. Gökten gelen felaketten kurtuluş olabilir; insanın kendi açtığı felaketten kurtuluş olmaz!”

Diğer ses ise şöyle diyordu: “Ama o senin öz ağabeyin. Yüzleriniz bile birbirine benziyor; kan sudan koyudur. Peki, onu ağabeyin olarak kabul etmesen bile yine de af dilemelisin. Dilemezsen dışarıdakiler senin hakkında ne düşünür? Seni duygusuz, vefasız biri saymazlar mı?”

Fang Zheng’in salondan çıktığını gören yengesi artık dayanamadı ve sevinçle konuştu: “Efendi, Fang Yuan’ın geçim parasını kestik. O küçük piç dayanamadı ve bu kez büyük bir hata yaptı! Akademinin kapısında herkesin gözü önünde kavga etmeye, üstüne bir de haraç kesmeye nasıl cüret eder? Bu, akademi büyüğüne meydan okumaktır. Bence akademiden atılması neredeyse kesin.”

Dayısıysa başını salladı. “İşi fazla basite indiriyorsun. Fang Yuan akademiden atılmayacak. Hatta hiçbir ceza bile almayabilir.”

“Neden?” Yengesi bunu hiç anlayamadı.

Dayısı soğukça güldü. “Ağır bir sonuç doğmadığı sürece kavga teşvik edilir. Bu kavgada herhangi bir öğrenci öldü mü? Hayır.”

Yengesi hâlâ ikna olmamıştı. “Efendi nereden biliyor kimsenin ölmediğini? Kavga dediğin şeyde her zaman kaza olabilir.”

Dayısı gözlerini kapatıp arkalığa yaslandı. “Sen gerçekten saf bir kadınsın. Akademi büyüğünü süs diye mi orada sanıyorsun? Muhafızlar ne zaman harekete geçti? En sonunda. Bu da durumun baştan sona kontrol altında olduğunu gösterir. Biri ağır yaralansaydı çoktan dalarlardı; sonuna kadar beklemezlerdi.”

“Sen Gu ustası değilsin, anlayamazsın. Akademide öğrenciler arasındaki çatışmalar yasak değildir; hatta teşvik edilir. Ne kadar çok dövüşürlerse savaşta o kadar gelişirler. Bazı öğrenciler dövüşe dövüşe çok sağlam dostluklar bile kurar. Büyükler de bu işlerin peşine düşmez. Bu artık bir teamüldür. Çocuğunu korumak için araya giren biri olursa, kuralı bozan o olur.”

Yengesi duydukları karşısında afalladı ve gönülsüzce sordu: “Yani Fang Yuan bu kadar çok ilksel öz taşı çaldı da hiçbir şey olmayacak mı? Öylece yanına mı kalacak? Bu kadar ilksel öz taşı yetişimine büyük yardım eder.”

Dayısı gözlerini açtı; yüzü kararmıştı. “Başka ne yapabiliriz? Gidip ilksel öz taşlarını kendi ellerimle ondan çalmamı mı istiyorsun? Ama bu olaydan yararlanamayız diye bir şey yok. Fang Yuan öz kardeşi Fang Zheng’i bile soyup haraç kesti. İşte onun açığı bu. Fang Zheng A sınıfı yatkınlığa sahip; er ya da geç ondan daha güçlü olacak. Bu meseleyi kullanıp Fang Zheng’in arasını onunla açarız. Fang Zheng’i Fang Yuan’dan tamamen uzaklaştırır, kendi tarafımıza çekeriz!”

Böylece üç gün geçti.

Fang Yuan’ın soygun ve haraç meselesi yayılmadı, büyümedi; aksine yavaş yavaş yatışmaya başladı.

Hiçbir büyük, kuralları çiğneyip Fang Yuan’ın başına bizzat bela olmadı. Akademi büyüğü de doğal olarak görmezden geldi.

Bu süre içinde, ilksel öz taşlarının zorla alınmasına öfkelenen iki üç genç Fang Yuan’a yeniden meydan okudu.

Fakat Fang Yuan onları kolayca yere serdikten sonra herkes şunu anladı: Yumruk ve tekme çalışmalarına ciddi biçimde asılmazlarsa Fang Yuan’ı yenemezlerdi.

Bu gençlerin arasında temel dövüş tekniklerini çılgınca çalışmak bir anda moda oldu.

Dövüş eğitmeni sevinçten uçuyordu. Daha önce hiçbir öğrenci grubunun temel yumruk ve tekme tekniklerine böylesine heves ve inatla sarıldığını görmemişti. Eskiden ders verirken öğrenciler ilgisiz olur, durmadan esnerdi. Şimdiyse gözleri ışıl ışıldı ve sürekli soru soruyorlardı.

Akademi büyüğü özellikle gelip durumu ona sordu.

Dövüş eğitmeni heyecanla rapor verdi: “Öğrenciler beklenmedik bir heves gösteriyor, değişim çok büyük. Yalnız Fang Yuan denen biri var, o hâlâ eskisi kadar tembel.”

Akademi büyüğü gülüp omzuna vurdu. “Bahsettiğin o öğrenci, diğerlerinin değişmesine sebep olan kişinin ta kendisi.”

Dövüş eğitmeni şaşkınlıkla bakakaldı.

Elbette değişim bununla sınırlı değildi.

Bu olaydan sonra Fang Yuan tartışmasız biçimde bütün öğrencilerin ortak düşmanı olmuş, herkes tarafından dışlanıp nefret edilmişti.

Artık kimse onunla tek kelime konuşmuyor, kimse selam vermiyordu.

Gençlerin hepsi dişini sıkıp gizlice temel dövüş tekniklerini çalışıyordu. Arkalarındaki büyüklerin teşviki ve yönlendirmesiyle, bu hesabı mutlaka kendi elleriyle kapatmaya karar vermişlerdi.

Sakin yüzeyin altında akıntılar kabarıyordu.

Dört gün daha geçti.

Akademi büyüğü ilksel öz taşı yardımını yeniden dağıttı; Fang Yuan için de yeniden harekete geçme vakti gelmişti.

“Fang Yuan, bir kere soyman yetmedi mi? İlksel öz taşlarımızı yine mi alacaksın?!” Fang Yuan’ın kapıyı bir kez daha tutması öğrencileri hem şaşkına hem öfkeliye çevirdi.

Fang Yuan kapının tam ortasında duruyor, ellerini arkasında birleştirmişti. Yüzü soğuk, sesi sakindi: “Kişi başına bir ilksel öz taşı. Böylece dayak acısından kurtulursunuz.”

“Fang Yuan, haddini fazla aştın. Sana meydan okuyorum!” Gu Yue Mo Bei öfkeyle kükredi ve ilk öne çıkan o oldu.

“Öyle mi?” Fang Yuan kaşının bir ucunu hafifçe kaldırdı.

Mo Bei yumruklarını kaldırıp üzerine atıldı. Birkaç hamle sonra yerde baygın yatıyordu.

“Mo Bei, ne kadar işe yaramazsın! Bana bak!” Gu Yue Chi Cheng bağırarak Fang Yuan’a saldırdı.

Bir iki saldırı-savunma değişiminin ardından o da Mo Bei’nin akıbetine uğradı.

Fang Yuan’ın savaş deneyimi onlarınkinin on milyon katından bile fazlaydı. Yetişime daha yeni başlamış olsa da gücünün her zerresini tam gerektiği yerde kullanıyordu.

Bu gençler daha yolun başındaydı. Hep birlikte saldırsalar Fang Yuan’a küçük de olsa biraz sorun çıkarabilirlerdi. Ama böyle teker teker meydan okumaları, ilk soygundan bile daha kolaydı.

Çeyrek saat sonra Fang Yuan şişkin bir para kesesiyle ağır ağır uzaklaştı. Arkasında yere serilmiş gençler kaldı; kimi baygın ve kıpırtısızdı, kimi karnını ya da kasıklarını tutup inliyor, feryat ediyordu.

“Kardeşler, hadi gelin de ortalığı toparlayalım!” Muhafızlar bağırarak birbiri ardına koştu.

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap