Bölüm 3 · Zamanı Beş Yüz Yıl Tersine Çeviren İdrak
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
Efsanelere göre bu dünyada, dünyanın akışını ayakta tutan bir Zaman Nehri vardı. Bahar-Güz Ağustosböceği'nin gücünden yararlanılırsa bu nehirde akıntıya karşı yüzüp geçmişe dönmek mümkündü.
Bu söylenti hakkında dünyada türlü türlü görüş vardı. Pek çok kişi buna inanmıyor, bazılarıysa yarı inanıp yarı şüphe ediyordu.
Gerçekten inanan neredeyse hiç kimse yoktu.
Çünkü Bahar-Güz Ağustosböceği her kullanıldığında kişinin canını bedel olarak vermesi, tüm bedenini ve bütün yetişim seviyesini onun gücünü harekete geçirmek için feda etmesi gerekiyordu.
Bu bedel fazlasıyla ağırdı. Daha da kabul edilemez olanı, insanın canını verdikten sonra bile sonucun ne olacağını çoğu zaman bilmemesiydi.
Birisi Bahar-Güz Ağustosböceği'ni ele geçirse bile canı sıkıldı diye onu gelişigüzel kullanmaya cesaret edemezdi.
Ya söylenti yalansa, baştan sona bir aldatmacaysa?
Fang Yuan çıkmaz sokağa sürüklenmemiş olsaydı onu bu kadar çabuk kullanmazdı.
Ama şimdi Fang Yuan buna bütünüyle inanıyordu.
Çünkü demir gibi gerçek gözlerinin önündeydi; inkâr edilecek yanı yoktu. Gerçekten yeniden doğmuştu!
“Yalnız, bu kadar iyi bir Gu'ya yazık oldu. Onu elde etmek için ne büyük zahmetlere katlanmış, yüz binlerce insanı katledip göğün öfkesini ve insanların nefretini üzerime çekmiş, türlü güçlüklerden geçerek ancak arıtabilmiştim...” Fang Yuan içinden iç çekti. Yeniden doğmuştu ama Bahar-Güz Ağustosböceği onunla gelmemişti.
İnsan tüm canlıların ruhu, Gu ise gök ile yerin özüdür.
Gu'ların biçimleri ve türleri saymakla bitmezdi. Bazı Gu'lar bir kez, bazen iki üç kez kullanıldıktan sonra tamamen yok olurdu. Bazılarıysa aşırı kullanılmadığı sürece tekrar tekrar kullanılabilirdi.
Belki Bahar-Güz Ağustosböceği de yalnızca bir kez kullanılabilen tüketim türü bir Gu'ydu.
“Ama yok olmuş olsa bile bir tane daha arıtabilirim. Önceki hayatımda yapabildiysem bu hayatımda neden yapamayayım?” İlk pişmanlığın ardından Fang Yuan'ın kalbinde yeniden büyük bir hırs kabardı.
Yeniden doğabilmişti; Bahar-Güz Ağustosböceği'ni kaybetmek tamamen kabul edilebilir bir bedeldi.
Üstelik elinde hâlâ bir hazine vardı; sıfırdan başlamıyordu.
Bu hazine, beş yüz yıllık anıları ve deneyimleriydi.
Anılarında henüz kimsenin açmadığı sayısız hazine vardı. Tarihin akışını kolayca kavramasını sağlayacak birbiri ardına büyük olayları biliyordu. Sayısız insanın sureti zihninde duruyordu; bazıları inzivaya çekilmiş kıdemliler, bazıları göğün lütfettiği dâhilerdi, hatta bazıları daha doğmamıştı bile. Bunlara, beş yüz yıllık zorlu yetişimin ağır tecrübeleri ve zengin savaş deneyimi de ekleniyordu.
Bütün bunlar, büyük resmi ve ilk hamle üstünlüğünü onun eline veriyordu. Doğru kullanırsa dünyada istediği gibi dolaşması, bir kez daha büyük şeytani kahraman havasını sergilemesi hiç sorun değildi. Hatta daha da ileri gidip daha yüksek bir seviyeye meydan okuyabilirdi!
“Peki bunu nasıl kullanmalıyım...” Fang Yuan son derece aklı başındaydı. Duygularını hemen topladı ve pencerenin dışındaki gece yağmuruna bakarak düşünmeye başladı.
Böyle düşününce önünde sayısız düğüm belirdi.
Bir süre düşündükçe kaşları giderek daha çok çatıldı.
Beş yüz yıl gerçekten çok uzundu. Bulanıklaşıp hatırlanamaz hâle gelen anılar bir yana, açıkça hatırladığı hazine bölgeleri ve ölümsüz üstatlara ait fırsatlar bile çoktu; ama bunların çoğu yüz sekiz bin li uzakta ya da yalnızca belirli bir zamanda açılabilecek yerlerdeydi.
“En önemli şey yine yetişim seviyesi. Şu anda ilksel öz denizim bile açılmadı; Gu ustalığı yetişim yoluna daha adım atmadım. Düpedüz bir ölümlüyüm! Bir an önce yetişime başlamalı, seviyemi yükseltmeli, tarihin önüne geçip mümkün olduğunca çok fırsatı erkenden kapmalı ve yeterince kazanç toplamalıyım.”
Üstelik gizli hazinelerin çoğunu yetişim seviyesi yetersizken ele geçirse bile kullanamazdı. Tersine, başına bela olacak sıcak bir patatese dönüşür; hazine taşımak bile suç sayılırdı.
Fang Yuan'ın önündeki ilk sorun yetişim seviyesiydi.
Yetişimini olabildiğince hızlı yükseltmek zorundaydı. Önceki hayatındaki gibi ağırdan alırsa iş işten geçmiş olurdu.
“Yetişim seviyemi hızla yükseltmek istiyorsam klanın kaynaklarından yararlanmalıyım. Şimdiki hâlimle tehlikelerle dolu dağlarda dolaşacak güce sahip değilim; sıradan bir yaban domuzu bile canımı alabilir. Üçüncü kademe Gu ustası seviyesine ulaşabilirsem kendimi koruyacak temel güce sahip olur, bu dünyada dağları ve nehirleri aşabilirim.”
Beş yüz yıl içinde bilenmiş şeytani yol devinin bakışıyla Qing Mao Dağı gerçekten çok küçüktü; Gu Yue Dağ Köyü de bir kafesi andırıyordu.
Ama kafes özgürlüğü kısıtlarken sağlam parmaklıklar aynı zamanda bir tür güvenlik de demekti.
“Hıh, kısa vadede bu kafesin içinde biraz debeleneyim bari. Üçüncü kademe Gu ustası olduğum anda bu yoksul, kuş uçmaz yerden ayrılırım. Neyse ki yarın öz açıklığı açma töreni var. Ondan kısa süre sonra resmen Gu ustası yetişimine başlayabileceğim.”
Öz açıklığı açma törenini düşününce Fang Yuan'ın kalbinin derinliklerine gömülmüş eski anıları yeniden yüzeye çıktı.
“Yatkınlık ha...” Pencerenin dışına bakarken istemsizce üç kez soğukça güldü.
Tam o anda kapı usulca itilerek açıldı ve içeri genç bir çocuk girdi.
“Ağabey, neden pencerenin önünde yağmurun altında duruyorsun?”
Genç zayıf yapılıydı, Fang Yuan'dan biraz daha kısaydı ve yüz hatları ona çok benziyordu.
Fang Yuan dönüp gence baktı; yüzünden karmaşık bir ifade geçti.
“Demek sensin, ikiz kardeşim.” Kaşını hafifçe kaldırdı, ifadesi yine alışılmış soğukluğuna döndü.
Fang Zheng başını eğip ayak parmaklarına baktı; bu onun değişmeyen alışkanlığıydı. “Ağabeyimin penceresinin açık olduğunu gördüm, sessizce girip kapatmak istedim. Yarın öz açıklığı açma töreni var. Bu kadar geç saatte hâlâ dinlenmediğini dayımla yengem öğrenirse endişelenebilirler.”
Fang Yuan'ın soğukluğunu yadırgamıyordu; küçüklüğünden beri ağabeyi hep böyleydi.
Bazen kendi kendine, belki dâhiler zaten böylesine sıra dışıdır, diye düşünürdü. Ağabeyiyle neredeyse aynı yüze sahip olmasına rağmen kendisi bir karınca kadar sıradandı.
Aynı rahimden dünyaya gelmişlerdi; gök neden bu kadar adaletsizdi? Ağabeyine elmas gibi bir yetenek vermiş, kendisiniyse sıradan bir çakıl taşı gibi bırakmıştı.
Çevresindeki herkes ondan söz ederken, “Bu Fang Yuan'ın küçük kardeşi,” derdi.
Dayısı ile yengesi de sürekli, “Ağabeyinden ders al,” diye öğüt verirdi.
Hatta bazen aynaya baktığında kendi yüzünden bile biraz tiksinirdi!
Bu düşünceler yıllardır birikerek kalbinin derinlerine çökmüştü. Göğsüne bastıran ağır bir kaya gibi, yıllar geçtikçe Fang Zheng'in başı daha fazla öne eğilmiş, kendisi de daha suskun olmuştu.
“Endişe mi...” Dayısı ile yengesini düşününce Fang Yuan içinden sessizce alay etti.
Bu bedenin anne babasının bir klan görevi sırasında birlikte öldüğünü açıkça hatırlıyordu. Üç yaşındayken küçük kardeşiyle birlikte yetim kalmışlardı.
Dayısı ile yengesi onları büyütme bahanesiyle anne babalarının mirasına açıkça el koymuş, sonra da iki kardeşe sert davranmıştı.
Başlangıçta bir başka dünyadan gelen biri olarak gücünü saklayıp zaman kollamayı planlamıştı. Fakat hayatın zorluğu Fang Yuan'ı olağanüstü “yeteneğini” sergilemek zorunda bırakmıştı.
Sözde dâhilik, aslında olgun bir ruhun aklıyla Dünya'dan ezberinde kalan birkaç ölümsüz Tang şiiri ve Song dönemi ezgisinden ibaretti.
Yalnızca küçük bir gösteri yapmışken bile göklere çıkarılmış, herkesin ilgisini çekmişti. Dış baskı yüzünden küçük Fang Yuan kendini korumak ve açık vermemek için soğuk bir ifadeyi maske olarak kullanmak zorunda kalmıştı.
Zamanla soğukluk gerçekten de onun alışılmış yüz ifadesi hâline gelmişti.
Böylece dayısı ile yengesi artık ona ve kardeşine eskisi gibi sert davranamaz oldu. Yaşları büyüyüp gelecekleri daha parlak göründükçe gördükleri muamele de iyileşti.
Ama bu sevgi değil, bir yatırımdı.
Komik olan, bu küçük kardeşin gerçeği görememiş olmasıydı. Yalnızca dayısı ile yengesine kanmakla kalmamış, Fang Yuan'a karşı içinde kin de biriktirmişti. Şimdi uslu ve dürüst görünüyordu ama Fang Yuan'ın anılarında, A sınıfı yatkınlığı ölçülüp klan tarafından bütün gücüyle yetiştirilmeye başladıktan sonra gizli kini ve kıskançlığı dışarı taşmış; öz ağabeyine karşı defalarca zorluk çıkarmış, onu aşağılamış ve baskılamıştı.
Kendi yatkınlığına gelince...
Heh, en fazla C sınıfıydı.
Kader şaka yapmayı seviyordu.
Aynı doğumdan iki ikiz: Ağabey yalnızca C sınıfı yatkınlığa sahipti ama on yılı aşkın süre dâhi diye anılmıştı. Küçük kardeş ise kimsenin dikkatini çekmemişti ama A sınıfı yeteneğe sahipti.
Öz açıklığı açma töreninin sonucu bütün klanı hayrete düşürmüş, iki kardeşin konumunu ve gördüğü muameleyi tamamen tersine çevirmişti.
Küçük kardeş gizli bir ejderha gibi göğe yükselmiş, ağabeyse genç bir anka gibi yere düşmüştü.
Ardından küçük kardeşin türlü engellemeleri, dayı ile yengenin soğuk bakışları ve klan üyelerinin küçümsemesi gelmişti.
Nefret etmiş miydi?
Önceki hayatındaki Fang Yuan nefret etmişti. Yatkınlığının yetersizliğinden, klanın duygusuzluğundan, kaderin adaletsizliğinden nefret etmişti.
Ama şimdi, beş yüz yıllık yaşam tecrübesiyle bu döneme yeniden baktığında kalbi dalgasızdı; içinde zerre kadar nefret yoktu.
Neye öfkelenecekti ki?
Kendini onların yerine koyduğunda küçük kardeşini, dayısı ile yengesini, hatta beş yüz yıl sonra onu kuşatan doğru yol düşmanlarını bile anlayabiliyordu.
Güçlü zayıfı yer, uyum sağlayan hayatta kalırdı; bu dünyanın özü zaten buydu.
Üstelik herkesin kendi iradesi ve hedefi vardı. Herkes göklerin sunduğu o ince fırsat payı için mücadele ediyordu. Birbirini bastırıp öldürmelerinde anlaşılmayacak ne vardı?
Beş yüz yıllık yaşanmışlık çoktan bütün bunları görmesini sağlamıştı. Kalbinde yalnızca ebedî yaşamın büyük yolu vardı.
Bu arayışının önünde kim durursa dursun, sonunda ya o ölecek ya Fang Yuan.
Kalbindeki hırs fazla büyüktü. Bu yola adım attığı anda bütün dünyanın düşmanı olmaya, tek başına yürümeye ve sayısız kanlı felaketle yüzleşmeye mahkûmdu.
Beş yüz yıllık hayatın damıttığı idrak buydu.
“İntikam peşinde değilim; şeytani yol da hiçbir zaman uzlaşma kelimesini bilmez.” Bunu düşünürken Fang Yuan istemsizce güldü. Başını çevirip kardeşine kayıtsızca baktı. “Çıkabilirsin.”
Fang Zheng'in kalbi birden ürperdi. Ağabeyinin bakışını buzdan bir bıçak kadar keskin hissetti; sanki kalbinin en derin yerine kadar nüfuz etmişti.
Bu bakış altında karlı bir düzlükte çırılçıplak kalmış gibiydi; hiçbir sırrını saklayamıyordu.
“Yarın görüşürüz, ağabey.” Daha fazla konuşmaya cesaret edemedi. Fang Zheng kapıyı yavaşça kapatıp çekingen adımlarla uzaklaştı.