Bölüm 238 · Adam Dövmek
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
Birçok küçük tezgâh sahibi Fang Yuan'a kıskanç bakışlar yöneltti.
Fang Yuan yaprakları satarak kazandığı iki ilksel öz taşını koynuna soktu, el arabasını bırakıp Bai Ning Bing'le birlikte küçük pazardan doğruca ayrıldı.
“Bana kalırsa onu doğrudan kaçırmak daha iyi. Ona yaklaşmak istiyorsun ama şu anki kimliğimizi unutma.” Bai Ning Bing alçak sesle konuştu.
Fang Yuan ile Bai Ning Bing şu anda Chen tarafında çalışan hizmetkârlardı. Kervana bu kimlikle sızmışlardı ama şimdi aynı kimlik Fang Yuan'ın Shang Xin Ci'ye yaklaşmasının önünde açıkça bir engel hâline gelmişti.
Fakat Fang Yuan'ın aklında çoktan bir plan vardı. Bai Ning Bing'e bakıp hafifçe gülümsedi: “Haklısın. O hâlde şimdi gidip adam döveceğim.”
Bai Ning Bing bir an afalladı: “Adam mı döveceksin?”
Gece göğü açıktı; yıldızlar birer birer ışıldıyordu.
Geniş bir çadırın içinde birkaç hizmetkâr halka olmuş oturuyordu. Ortadaki kömür sobasının üzerinde bir tencere kaynıyordu.
Çadırın tepesi açıktı; kömür taşlarından yükselen az miktardaki duman ve kül, üstteki delikten ince ince dışarı süzülüyordu.
Tencerede et vardı. Hizmetkârlar ete gözlerini dikmişti; belli belirsiz et kokusu yayılıyor, ara sıra yutkunuyorlardı.
“Qiang Abi, araştırdım. Yeni gelen o iki kişi hakkında öğrenebildiğim her şeyi öğrendim.” dedi Sıska Maymun.
“Öyle mi? Anlat bakalım.” Qiang Abi denen iri yarı hizmetkâr kaşını kaldırdı.
“Bu ikisini Zi You Dağı'ndaki köyün yaşlı muhtarı tavsiye etmiş.” diye cevap verdi Sıska Maymun.
“Demek öyle.”
“Hatırlıyorum, o yaşlı muhtar eskiden sıradan biriydi. Yardımcı lider bir dayanak noktası istediği için onu elinin tersiyle Gu ustası yapmıştı.”
“Demek arka planları buymuş…”
Herkes birden meseleyi kavradı.
“Arkalarında bir Gu ustası var diye ne olmuş? Qiang Abi'nin ablası bizim Genç Efendi Chen Xin'in cariyesi!” diye biri bağırdı.
“Bu iki yeni gelen fazlasıyla küstah. Biraz hizaya sokmazsak yakında tepemize çıkarlar.”
“Hepiniz susun, Qiang Abi ne derse onu yapacağız!” diye biri yüksek sesle bağırdı.
Çadır sessizleşti; herkes bakışlarını Qiang Abi'ye çevirdi.
Qiang Abi biraz tereddütlü görünüyordu. Fang Yuan ile Bai Ning Bing'in arkasında sonuçta bir Gu ustası vardı. Bu Gu ustası Chen Klanı'ndan olmasa bile, yaşlı olup bir ayağı mezarda bulunsa bile yine de bir Gu ustasıydı…
“İyice araştırdın mı? Bu ikisiyle o köydeki yaşlı adamın asıl ilişkisi ne?”
Sıska Maymun'un yüzüne hemen güçlük çeken bir ifade yerleşti: “Şey… Qiang Abi, sen de biliyorsun. Bizim gibi insanların ne kadarını öğrenebileceği belli. Bunları çıkarabilmek bile kolay olmadı.”
Qiang Abi düşüncelere daldı.
“Abi, bu iki yeni gelen fazla taşkın. Bu sabah Sıska Maymun'a nasıl davrandıklarını görmedin mi? Bizi açıkça küçümsüyorlar! Onlara bir ders vermek şart.”
“Doğru. O yaşlı muhtar eskiden bizden bile aşağıdaydı. Sırf köpek boku şansı sayesinde Gu ustası oldu.”
“Onun Gu ustalığı da neymiş? Yardımcı liderimizin ona ihtiyacı olmasa Gu ustası olabilir miydi? Neticede yüksek sınıf bir hizmetkârdan ibaret.”
“Hem kervan ticaretinde bugün varsın, yarın yoksun. Bu ikisi ölse bile o yaşlı muhtar Chen Klanı'mızdan hesap sormaya cesaret edemez!”
Herkes bir ağızdan konuşurken Qiang Abi'nin kaşları iyice çatıldı.
Sıska Maymun uzun süredir durumu kolluyordu. Fang Yuan ile Bai Ning Bing'e sorun çıkarmak istiyordu; sabah yuttuğu öfke, Fang Yuan'a karşı içini nefretle doldurmuştu.
Ama arkasında kimse olmadığını biliyordu. İntikam almak istiyorsa Qiang Abi'ye dayanmak zorundaydı.
Vaktin geldiğini görünce konuştu: “Az önce duydum, küçük pazarda gizlice kendi mallarını satmışlar. Bir araba dolusu Mor Akçaağaç Yaprağı'nı tam iki ilksel öz taşına vermişler.”
Qiang Abi'nin gözleri birden parladı.
“Ne? İki ilksel öz taşı mı?”
“Nasıl olur? Fiyatı kırılmadı mı?”
“Bu ne biçim şans! Hangi aptal satın almış?”
Sıska Maymun küçümseyici ve kıskanç bir sesle alay etti: “Başka kim olacak? Zhang Klanı'nın o genç hanımı. Sıradan biri ama iyi bir ailede doğacak kadar şanslı işte.”
“Anasını satayım, ben zamanında gizlice mal taşıdığımda fiyatımı yerin dibine sokmuşlardı. Bu iki herifin şansının yarısı niye bende yoktu!” Qiang Abi'nin gözleri kıskançlıktan kızardı.
Öfkeyle devam etti: “Yarın ikisini de bir güzel düzeltiriz. Yeni gelenler olarak eskilere biraz hürmet göstermeleri gerekir. Kuralları bilmiyorlarsa iyilik edip öğretiriz.”
“Evet, Qiang Abi.”
“Qiang Abi ne derse onu yaparız!”
“Qiang Abi gerçekten kudretli ve bilge!” Sıska Maymun yağ çekip kepçeyle çorba aldı. “Et çorbası hazır, Qiang Abi. Önce siz tadın.”
Etin kokusu burunlara doldu; birçok kişinin gırtlağı hareket etti, ağızlarının suyu aktı.
Qiang Abi dudaklarını yaladı, kepçeyi aldı ve üfledi. Tam içecekti ki—
Birden çadırın perdesi kaldırıldı.
Fang Yuan uzun adımlarla içeri girdi.
“Sen!” Herkes şaşkına döndü. Uzun uzun plan kurdukları kişi bizzat karşılarına çıkmıştı.
Bu, hepsini hazırlıksız yakalayıp tedirgin etti.
Sıska Maymun birden ayağa sıçradı ve uğursuz bir gülümsemeyle konuştu: “Yeni çocuk, şimdi korkmayı mı öğrendin? Özür dilemeye geldiysen sana söyleyeyim, artık çok geç!”
Daha sözünü bitiremeden Fang Yuan ifadesiz bir yüzle ayağını kaldırdı.
Güm!
Sıska Maymun tekmeyle savruldu; sırtı kömür sobasına çarptı. Pişmiş et çorbası bir anda üzerine döküldü, onu haşlayıp yüksek sesle bağırtmaya başladı.
“Et çorbası!”
“Hepsi döküldü! Parayı aramızda toplayıp o eti almıştık. Bin yılda bir et yiyecektik, lanet olsun!”
“Piç, ölmek mi istiyorsun!”
Bir anda herkes öfkeye kapıldı; ayağa fırlayıp bağırarak Fang Yuan'a saldırdılar.
Fang Yuan elinde tuttuğu iki ilksel öz taşını savurup üzerlerine fırlattı.
“Ah!”
İki kişi taşlardan nasibini aldı; biri gözünü, diğeri karnını tutup acıyla inledi.
“Alçak! Gizli silah kullanıyor!”
“Durun, bu… ilksel öz taşı mı?!”
Herkes Fang Yuan'ın üstüne atılmak üzereydi. Bu sözleri duyunca birden hızları kesildi.
İki ilksel öz taşı yerde yatıyor, bütün bakışları kendine çekiyordu.
Sıska Maymun'un çığlığı da ansızın kesildi; gözleri ilksel öz taşlarına kilitlendi.
Kuş yiyecek uğruna, insan servet uğruna canını verir.
“Bu adam delirdi mi?”
“İnsanlara ilksel öz taşı mı fırlatıyor? Hah, demek korkudan aklını kaçırdı.”
“Bu ilksel öz taşı! İki ay çalışsam bir tane bile kazanamayabilirim!”
Bir anda herkesin zihninde düşünceler dalga dalga kabardı.
Bazıları Fang Yuan'a bakarken gözlerinde tam tersine bir beklenti belirdi. Sanki, ‘Başka ilksel öz taşın var mı? Hadi, bana da fırlat!’ diyorlardı.
“Bana taş fırlatmaya cüret ettin, ölmek mi istiyorsun!” Gözünü tutan hizmetkâr elini çekip kükredi.
Sağ gözü tamamen kapanmıştı; morarmış ve şişmişti.
Ama bu, elini uzatıp kendisine en yakın ilksel öz taşını bir hamlede kapmasına engel olmadı.
Herkes irkildi; nihayet akılları başlarına geldi ve yerdeki diğer ilksel öz taşına baktılar.
Güm!
Hepsi birden o taşa saldırdı; Fang Yuan'ı tamamen unuttular.
Sıska Maymun acıdan yüzünü buruşturuyordu ama kalabalığın arasından sıyrılıp taşı bir hamlede kaptı.
“Benim! O benim! Bana fırlattı!” Taşla vurulan öbür hizmetkâr öfkeyle kükredi.
“Lanet olsun, Maymun! Yaralı değil miydin sen? Ne ara bu kadar hızlandın!” diye biri bağırdı; tükürükleri havada uçuşuyordu.
“Hepiniz kapa çenenizi! Az önce hanginiz bana çelme taktı? Çıksın ortaya!” Qiang Abi kül içinde kalmıştı, öfkeden kuduruyordu.
Birden bir kol uzandı ve onu çekip götürdü.
Kim bu kadar cüretkârdı?!
Qiang Abi hem şaşkın hem öfkeli biçimde başını çevirdi. Karşısında başkası değil, Fang Yuan'ın çirkin yüzü vardı.
Bağırdı: “Beni tutmaya mı cüret ediyorsun? Çek o pis pençeni!”
Güm!
Fang Yuan yumruğunu savurup yüzüne indirdi.
Burun kemiği anında kırıldı, kan fışkırdı. Şiddetli bir baş dönmesi Qiang Abi'yi vurdu; gözlerinin önünde yıldızlar uçuştu.
Fang Yuan elini bırakınca Qiang Abi yere yığıldı.
“Hassiktir!”
“Bize saldırıyor!”
“Qiang Abi yaralandı, hep birlikte halledelim şunu!!”
Diğerleri bir an dondu, sonra uykudan uyanmış gibi yumruklarını kaldırıp Fang Yuan'a saldırdı.
Fang Yuan ifadesizdi. Yumruğunu yana savurdu; en yakındaki hizmetkâr bir çığlıkla kenara uçtu, ağzındaki dişlerin hepsi kırıldı.
Hemen ardından bir başkası yaklaştı.
Fang Yuan topuğunu kaldırıp adamın kasıklarını hedefledi ve hafifçe tekmeledi.
“Öğhh!!!” Adam kasıklarını tutup gözlerini devirdi; anında bayıldı.
Fang Yuan birkaç yumruk ve tekmeyle bütün hizmetkârları yere serdi. Köşeye sinmiş Sıska Maymun'dan başka ayakta kimse kalmamıştı.
Fang Yuan bakışlarını ona çevirince Sıska Maymun bütün bedeniyle ürperdi ve pat diye dizlerinin üzerine çöktü.
“Teslim oluyorum, teslim! Yiğit ağabey, bağışlayın beni!” diye yüksek sesle yalvardı, durmadan başını yere vurdu.
Başı zemine çarptıkça art arda boğuk sesler çıkıyordu.
Fakat Fang Yuan'dan hâlâ hiçbir ses gelmiyordu.
Sıska Maymun titreyerek başını kaldırdı; Fang Yuan çoktan gitmişti. Çadırın içinde hizmetkârlar her yana devrilmişti. Bazıları baygındı, bazılarıysa inleyip duruyordu.
Fang Yuan çadırların arasında yürüyordu.
Az önceki gürültü pek çok kişinin dikkatini çekmişti. Fang Yuan'ın istediği de tam buydu.
Bai Ning Bing karanlık bir köşeden çıkıp ona yetişti: “Daha ilk gününde birlikte çalışacağın bütün hizmetkârları dövdün. Bunun etkisi pek iyi olmaz.”
Kıkırdayıp biraz keyiflenmiş görünüyordu. İçindeyse Fang Yuan'ın bunu neden yaptığına dair merakı daha da artmıştı.
Fang Yuan cevap vermeden kervanın geçici kampının daha derinlerine doğru yürüdü.
Çok geçmeden hedeflediği yere ulaştı.
Bu bir arabanın kapalı bölmesiydi. Araştırmasına göre Chen Klanı'nın yaşlı baş hizmetkârı burada uyuyordu.
Hemen kapıyı çalmadı. Önce kimsenin olmadığı karanlık bir köşeye gitti, yanında taşıdığı hançeri çıkardı ve kendi bedenini kesmeye başladı.
Çevre sessizliğe gömülmüştü; yalnızca hançerin eti keserken çıkardığı hafif ses duyuluyordu.
Bai Ning Bing bunu duyunca kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Fang Yuan'ın acımasızlığını ve soğukluğunu bir kez daha gördü. Hançerle kendi bedenini keserken tek ses çıkarmamakla kalmıyor, çıkan sese bakılırsa hareketleri gittikçe daha da ustalaşıyordu. Sanki kendi etini değil de bir odun kütüğünü kesiyordu.
Tak tak tak…
Kapının dışından vurma sesi geldi.
Daracık araba bölmesi çeşitli eşyalarla doluydu; içeride yalnızca küçük bir yatak vardı.
Neyse ki yaşlı baş hizmetkâr kısa boyluydu. Küçük yatağa kıvrıldığında bile yer darlığı çekmiyordu.
Tak tak tak.
Kapı bir kez daha çalındı.
Derin uykudaki yaşlı baş hizmetkâr kaşlarını çatıp öbür yanına döndü.
Tak tak tak!
Vuruşlar gittikçe şiddetlendi. Yaşlı baş hizmetkâr kan çanağına dönmüş gözlerini açtı: “Kim o?”
“Benim, yaşlı baş hizmetkâr.” Dışarıdan bir ses geldi.
Ses yabancıydı ama yine de azıcık tanıdık geliyordu. Yaşlı baş hizmetkârın kaşları daha da çatıldı. Uzun bir süre sonra ancak hatırlayabildi: Bu, bu sabah katılan yeni adamdı.
“Daha yeni gelmiş ama kurallardan zerre haberi yok. Gecenin bir yarısı insanın tatlı uykusunu bölüyor. Ne istiyor bu herif!?”