Bölüm 172 · İliklerine İşlemiş Şeytani Doğa
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
“Ne? Baba, davayı benim çözmemi mi istiyorsun?” Genç kız parmağıyla kendini gösterdi; yüzü şaşkınlıkla doluydu.
“Ne oldu, istemiyor musun?” Tie Xue Leng gülümsedi.
“İstiyorum, elbette istiyorum!” Tie Ruo Nan kendine gelip sevinçle söyledi.
Tie Xue Leng başını salladı, hafifçe iç çekti. Sesi karmaşıktı: “Benimle aynı yolda yürümeye karar verdin. Yıllardır yanımda dolaştın, görüp işiterek çok şey öğrendin. Ama yavru kartal ancak kendi başına uçtuğunda gerçekten büyür. Ben artık yaşlandım; bu yara da iyileşmeyecek. Hayatının sonuna kadar sana eşlik edemem. Bir kuşak gider, yenisi gelir. Bundan sonrası sana kalmış.”
“Baba... umudunu kaybetme. Hâlâ iyileşme ihtimali yok mu?” Genç kızın sesi titriyor, boğazı düğümleniyordu.
“Sen de ben de bu umudun ne kadar zayıf olduğunu biliyoruz. İnsan gerçeği kabul etmeyi öğrenmeli, Ruo Nan.” Tie Xue Leng gülümsedi, sonra Gu Yue Bo'ya döndü. “Gu Yue Klan Lideri, içiniz rahat olsun. Kızım benim becerilerimin yüzde yetmiş-seksenini öğrendi. Üstelik ben de yanında olup yönlendireceğim; klanınızın haksız yere suçlanmasına kesinlikle izin vermeyiz.”
“Estağfurullah.” Gu Yue Bo hemen ellerini birleştirdi. “Genç hanım erkek kahramanlardan aşağı kalmıyor; yiğit ve seçkin, üstelik bir kahramanın evladı. Nasıl güvenmem? Lütfen dağ köyüne buyurun. Önce ikinizi de ağırlayıp yol yorgunluğunuzu atalım.”
...
Masa yemeklerle doluydu. Güzel kokular yükseliyordu; berrak, hafif içki küpten ince bir çizgi hâlinde Tie Xue Leng'in kadehine akıyordu.
Kurt gelgiti daha yeni geçmişti ve Gu Yue Dağ Köyü en zor dönemine girmişti. Çok miktarda erzak tüketilmişti; bundan sonra yiyecek kıtlığı ve malzeme eksikliği yaşanacaktı. Hatta bazı ölümlüler açlıktan ölecekti.
Buna rağmen Gu Yue Klanı, Tie Xue Leng'i ağırlamak için yine de bu ziyafeti güçlükle hazırlamıştı.
Klan lideri olarak Gu Yue Bo başköşede oturuyordu; hemen yanında Tie Xue Leng ve genç kız Tie Ruo Nan vardı.
Bunların dışında Gu Yue Chi Zhong, Gu Yue Ge Yan, Gu Yue Mo Chen, Gu Yue Yao Ji ve Fang Yuan gibi klan büyükleri de masadaydı.
Kurt gelgitinden önce Gu Yue Klanı'nda onlarca klan büyüğü vardı. Şimdiyse bu tek masayı bile dolduramıyor, sayıları ona varmıyordu.
Üstelik masadaki bütün klan büyükleri yaralıydı.
Özellikle Gu Yue Mo Chen, iki hafta önceki savunma savaşında ağır yaralanmış ve gizli bir odada dinlenmeye çekilmişti. Normalde yataktan kalkamıyordu; Tie Xue Leng'in geldiğini duyunca hasta bedenini zorlayarak ziyafete katılmıştı.
Bu sayede felaketten de kaçmış oldu. Eski rakibi Gu Yue Chi Lian ise klan lideriyle birlikte Yıldırım Tacı Baş Kurt'u kovalamaya gitmiş ve kurnaz yıldırım kurdu tarafından öldürülmüştü.
“Bugün Tie Kardeş yardım etmeseydi, korkarım şu anda kurnaz yıldırım kurdunun midesinde olurdum. Hayatımı kurtardığınız için bu kadehi size kaldırıyorum!” Gu Yue Bo ayağa kalktı, kadehi iki eliyle tuttu, hafifçe eğilip içtenlikle teşekkür etti.
“Yalnızca elimden geleni yaptım.” Tie Xue Leng kadehini kaldırıp küçük bir yudum aldı.
Doğası disiplinliydi; kumar oynamaz, sefahate düşmez, kendine son derece hâkim olurdu. İçki konusunda da asla ölçüyü kaçırmaz, yalnızca tadımlık içerdi; bu yüzden hiç sarhoş olmamıştı.
Gu Yue Bo kadehini bitirdi. Masadakileri bir kez süzdü; gözleri kızardı. İç çekerek yavaşça yerine oturdu.
Tie Xue Leng böyle manzaraları çok görmüştü. Teselli etti: “Gu Yue Klan Lideri, fazla üzülmeyin. İnsanlar kaldığı sürece dağ köyü yeniden canlanabilir. Kurnaz yıldırım kurdu da yaralandı, yıldırım kurt sürüsü de ağır kayıp verdi. Önümüzdeki birkaç yıl saldırmaya gelmeleri beklenmez. Bu kurt gelgiti artık atlatılmış sayılır.”
Kurt gelgitinin en kötü dönemi gerçekten geçmişti. Önümüzdeki birkaç ay boyunca yıldırım kurtları hâlâ zaman zaman ortaya çıkacaktı, ancak sayıları gittikçe azalacak, büyük sürüler oluşturamayacaklardı. Artık doğrudan dağ köyüne hücum edecek güçleri kalmamıştı.
Kurnaz yıldırım kurdu yuvasına dönüp orada iyileşecek, kalan kurt sürülerini yavaş yavaş yeniden toparlayacaktı. Çok sayıda yıldırım kurdu geri çağrılacak, ölümlerin çokluğu nedeniyle sürünün yiyecek ihtiyacı da önemli ölçüde düşecekti.
Sürü yeniden kendi kendine yetebilir hâle gelecekti. Önümüzdeki birkaç yıl içinde yıldırım kurtları yavaş yavaş yeniden güçlenecek; bu süreçte yeni yüz canavar kralı cesur yıldırım kurtları, bin canavar kralı çılgın yıldırım kurtları ve on bin canavar kralı Yıldırım Tacı Baş Kurtlar ortaya çıkacaktı.
Aşırı yükseliş düşüşü, düşüş de yeniden yükselişi getirirdi.
İnsan ırkı da kurt sürüleri de bu değişim yasasını izliyordu.
İlahi Dedektif'in sözleri doğru olsa da insan taş ya da ağaç değildi; kim duygusuz kalabilirdi? Gu Yue Klan Lideri bu gerçeği Tie Xue Leng'den daha iyi biliyordu ama kalbindeki keder ve acı yine de kaçınılmazdı.
Bedel fazla ağırdı...
Yalnızca üst düzey klan büyüklerinin yarıdan fazlası kaybedilmişti. İkinci ve birinci kademe Gu ustalarının ölü ve yaralı sayısı daha da fazlaydı. Tüm Gu Yue Dağ Köyü'nün gücü en dip noktaya inmişti; bir başka sarsıntıya dayanamazdı.
“Neden karşı saldırıya geçip kurt yuvasını doğrudan yok etmiyorsunuz?” diye sordu Tie Ruo Nan, anlam veremeyerek.
“Çünkü kurt yuvasında ondan fazla yıldırım qi böceği sürüsü yaşıyor; sayıları neredeyse bir milyonu buluyor. Aralarında çok sayıda vahşi Gu da var. Üç klan birlikte sefere çıkmadıkça orayı sarsmak bile zor,” diye açıkladı Gu Yue Yao Ji.
Buraya gelince birden homurdandı ve uğursuz bakışlarını Fang Yuan'a çevirdi. “Ama bunun olasılığı fazla düşük. Bizim Gu Yue Klanı'mızda bile savaşın ortasında geri çekilen klan büyüğü seviyesinde biri var; kurt gelgiti bastığında nereye saklandığı belli değildi!”
Bunu duyunca diğer klan büyükleri de istemsizce Fang Yuan'a baktı.
Daha önce Fang Yuan, kaya yarığındaki gizli mağarada Çiçek Şarabı Gezginci'nin saklı hazinesini araştırdığı için kurt gelgitine karşı verilen büyük savaşa katılmamıştı. Herkesin gözünde bu, işten kaçmak, fırsat kollamak ve ölümden korkmak demekti.
Bu yüzden klan büyüklerinin Fang Yuan'a bakışlarında hoşnutsuzluk, küçümseme ve bastırılmış öfke vardı.
Gu Yue Bo'nun yüzü de pek iyi değildi.
Bir klanın lideri olarak en hoşlanmadığı tip, Fang Yuan gibi kendi bildiğini okuyan, gizemli, kendi hesabını yapan; ihtiyaç duyulduğunda işe yarasa da güven vermeyen insanlardı.
Ziyafet masasındaki hava birden değişti.
Tie Klanı'nın baba-kızı da değişimi hissetti; herkesin bakışını izleyip Fang Yuan'a döndüler.
Fang Yuan'ın genç görünüşü, yaşıtı olan Tie Ruo Nan'ın zaten dikkatini çekmişti.
Fang Yuan sakince içkisini yudumluyordu. Herkesin bakışları üzerine çevrilmiş olmasına rağmen hiçbir şey fark etmemiş gibiydi.
Yüzü kayıtsızdı. Hesap sorulacağı bu anı çok önceden tahmin etmişti.
“İşler zorlaştı.” İçinden iç çekti. Endişeliydi ama paniğe kapılmıyordu.
Tie Xue Leng'in ortaya çıkışı kaçış planını ciddi biçimde bozmuştu. Göksel Öz Hazine Lotusu'nu koparıp Gu Yue Dağ Köyü'nün temelini zedelerse, Tie Klanı'nın baba-kızı kesinlikle peşine düşecekti.
İlahi Dedektif'in şöhreti boşuna değildi. Fang Yuan'ın mevcut yöntem ve gücüyle Tie Xue Leng takibe başlarsa kurtulma ihtimali yoktu.
Göksel Öz Hazine Lotusu'nu almasa bile gizemli biçimde ortadan kaybolması klanın soruşturmasını tetikleyecekti. Jia Jin Sheng'in ölümüyle bağlantılı olduğundan, Tie Klanı'nın baba-kızı da onu araştırıp kovalayacaktı.
Haber vermeden ayrılması onların gözünde suçluluk ve suçtan kaçma anlamına gelirdi.
Çaresizce Fang Yuan şimdilik kalmayı ve gelişmeleri izlemeyi seçti.
Herkes onu suçlasa da bu durum henüz en kötüsü değildi. Şimdi doğrudan ayrılırsa kendi düzenini kendi eliyle bozmuş, işleri mahvetmiş olurdu.
“İçki güzel mi?” Gu Yue Yao Ji uğursuzca gülümsedi, doğrudan Fang Yuan'a baktı. “Bir açıklama yapmayı düşünmüyor musun?”
Fang Yuan kadehini yavaşça bıraktı ve gözlerini Gu Yue Yao Ji'nin kopmuş koluna çevirdi.
İnsan yaşlandıkça kurnazlaşır derlerdi; bu söz hiç de yanlış değildi.
Gu Yue Yao Ji canını kurtarmak için kendi kolunu kesmiş, yaralı olduğu bahanesiyle savaş alanına gitmesini gerektiren klan emrinden kaçmıştı.
Fang Yuan'ın önceki hayatında da böyle olmuştu; bu hayatta da aynı şeyi yapması şaşırtıcı değildi.
Piyonunu feda edip şahını korumak gerçekten işe yaramıştı. Yıldırım Tacı Baş Kurt tarafından öldürülmekten kurtulmuş, kovalamacaya katılmadığı için de hayatta kalmıştı. Şimdi Fang Yuan'a yüklenmesinin küçük bir kısmı eski husumetten, büyük kısmıysa başkalarının dikkatini kendisinden uzaklaştırmak istemesindendi.
“Benden neyi açıklamamı istiyorsun? Hayatta kalmak için kendi kolunu kestiğini mi?” Fang Yuan alaycı bir kahkaha attı.
“Ne?!” Gu Yue Yao Ji bir anda şaşkınlık ve öfkeyle yerinden fırladı.
Gözlerini kocaman açtı, Fang Yuan'ın burnunu işaret ederek tiz bir sesle bağırdı: “Seni küçük piç! Beni tersine suçlamaya, iftira atmaya, pislik sürmeye cüret ediyorsun!! Nasıl bu kadar aşağılık ve utanmaz olabilirsin? Gu Yue Klanı'ndan senin gibi bir şey nasıl çıktı?”
“Gu Yue Yao Ji!” Gu Yue Bo'nun yüzü değişti, ağır bir sesle bağırdı. “Otur yerine. Değerli konuklarımızın önünde bağırıp çağırmak ne demek?”
Gu Yue Yao Ji sövmeye devam etmek istedi ama klan liderinin yüzünün son derece karanlık olduğunu görünce sözlerini yuttu.
Fang Yuan'a öfkeyle baktı ve hışımla yerine oturdu.
Gu Yue Bo Yao Ji'yi susturduktan sonra bakışını Fang Yuan'a çevirdi. “Klan Büyüğü Fang Yuan, senden bir açıklama istiyorum. Kurt gelgiti dağ köyüne saldırırken neredeydin?”
“Fang Yuan... Demek Fang Yuan bu?” Tie Xue Leng'in gözlerinde bir an tuhaf bir ışık belirdi. Jia Jin Sheng'in esrarengiz kayboluş vakasında Fang Yuan çok önemli bir rol oynuyordu. Tie Xue Leng buraya gelmeden önce Jia Fu'dan doğal olarak pek çok bilgi edinmişti. Ancak bu genç klan büyüğünün Fang Yuan olduğunu beklemiyordu.
Bir anda Tie Xue Leng'in içinde güçlü bir ilgi uyandı.
Sayısız dava çözmüştü; en ufak izlerden belirtileri fark edebilir, gerçeği tahmin edebilirdi. Herkesin tavrına bakarak Fang Yuan'ın savaş sırasında kaçtığını çıkarmıştı.
Fakat insanların gerçeğe dair algısı çoğu zaman yüzeyde kalırdı. Asıl gerçek neydi?
Gerçek ne olursa olsun, Fang Yuan'ın vereceği cevap iç dünyasının bir köşesini açığa çıkaracaktı. Bu da sonraki soruşturmaya büyük fayda sağlayacaktı.
Tie Xue Leng'in dikkatini üzerinde hisseden Fang Yuan'ın kalbi gerildi ama yüz ifadesi zerre değişmedi.
Herkesi sakince süzdü. Dudaklarının köşesinde alaycı bir gülümseme belirdi. “Açıklanacak pek bir şey yok. Ama klan lideri sorduğuna göre doğrudan söyleyeyim. O sırada çok korktum. Uzun zamandır biriken baskı ve ölüm korkusu sınırına ulaşmıştı. Dayanamadım. Korkak ve ürkektim; bir köşeye saklanıp cepheye gitmeye cesaret edemedim.”
Bu sözler çıkar çıkmaz herkes donup kaldı.
Fang Yuan'ın bahane ve gerekçelerini bekliyor, onları nasıl çürüteceklerini çoktan hazırlamışlardı. Onun doğrudan kabul edeceğini hiç düşünmemişlerdi!
“Her yalan, gerçek olmadığı sürece mutlaka açık verir. Üstelik Tie Xue Leng buradayken...” Fang Yuan sakin bir yüzle gözlerini indirdi, yalnızca önündeki kadehe baktı.
Tie Xue Leng'in gözlerinde garip bir ifade belirdi. İstemsizce kaşlarını çattı; içinde güçlü bir tiksinti yükseldi.
“Bu gencin iliklerine işlemiş şeytani bir doğa var!”