Reverend Insanity

Bölüm 14 · Ay Altında Bambu Ormanı, Bir İnci Kar Tanesi

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Yaklaşık üç yüz küsur yıl önce Gu Yue Klanı’nda dâhi bir kişi ortaya çıkmıştı.

Yetenekleri olağanüstüydü. Henüz genç yaşta beşinci kademe Gu ustası olmuş, hatta daha da ilerleme ihtimali göstermişti. Qing Mao Dağı’nda adı dillere düşmüş, sonsuz bir ihtişama kavuşmuş; klan halkı bütün umutlarını ve ağır sorumlulukları onun omuzlarına yüklemişti.

O, Gu Yue Klanı tarihinin en çok anlatılan Dördüncü Nesil klan lideriydi.

Ne yazık ki Dördüncü Nesil klan lideri, klanını korumak için yine beşinci kademe bir Gu ustası olan şeytani uzman Çiçek Şarabı Gezginci’yle savaşmıştı. Büyük bir çarpışmanın ardından Çiçek Şarabı Gezginci’yi yenmiş, hatta bu şeytani adamı diz çöküp af dilemeye zorlamıştı.

Ama sonunda Dördüncü Nesil klan lideri bir anlık dikkatsizliği yüzünden Çiçek Şarabı Gezginci’nin sinsi saldırısına uğramıştı.

Dördüncü Nesil klan lideri öfkeyle Çiçek Şarabı Gezginci’yi öldürmüş, fakat kendi yaraları da geri dönülmez derecede ağırlaşmış ve genç yaşta hayatını kaybetmişti.

Bu trajik hikâye günümüze kadar anlatılmış ve Gu Yue Klanı üyeleri arasında dilden dile yayılmıştı.

Fakat Fang Yuan bu hikâyeye bütünüyle güvenilemeyeceğini biliyordu. Çünkü içinde devasa bir açık vardı.

Önceki hayatında, bir ay sonra, aşk acısıyla sarhoş olan bir Gu ustası dağ köyünün dışında sızıp kalmış; etrafa yayılan şarap kokusu tesadüfen bir Şarap Kurdu’nu çekmişti.

Gu ustası Şarap Kurdu’nun peşine takılmış ve yeraltındaki gizli bir mağarada Çiçek Şarabı Gezginci’nin iskeletini, ayrıca yanında bıraktığı mirası bulmuştu.

Gu ustası aceleyle klana dönüp durumu bildirmiş, olay büyük bir sarsıntı yaratmıştı.

Fırtına dindikten sonra o da bu olaydan fayda görmüş, Şarap Kurdu’nu elde etmiş ve yetişim seviyesi yükselmişti. Onu terk eden sevgilisi bu kez onun peşinden koşmuş, böylece bir süreliğine dağ köyünün en çok konuşulan isimlerinden biri olmuştu.

Hikâyeler nesilden nesile aktarılırken şekil değiştirmesi doğaldı. Ama Fang Yuan’ın hatıralarında, o Gu ustasının mirası nasıl bulduğuna dair anlatı son derece gerçekçi ve güvenilir görünmesine rağmen Fang Yuan yine de bunun ardında başka gerçekler bulunabileceğinden şüphelenmişti.

“Başta fark etmemiştim ama son günlerde hem ararken hem de analiz ederken bu olayda başka bir tuhaflık olduğunu gördüm.” Gece koyulaşırken Fang Yuan dağ köyünün çevresindeki bambu ormanında yürüyordu; zihninde bildiği bütün ipuçlarını yeniden toparlıyordu.

“Kendimi onun yerine koyayım. Diyelim ki o Gu ustası benim ve Çiçek Şarabı Gezginci’nin mirasını buldum. Neden hepsini tek başıma yutmak yerine klana haber vereyim? Klan şerefi falan demeyin; insanın içinde açgözlülük vardır. Hangi şey, o Gu ustasını kendi arzusuna karşı gelmeye ve bütün çıkarından gönüllüce vazgeçip bulduğunu klanın üst kademelerine bildirmeye zorlamış olabilir?”

Gerçek daima tarihin sisi altında gizlenirdi. Fang Yuan uzun uzun düşündü ama bir sonuca varamadı.

Sonuçta ipuçları çok azdı. Elindeki iki ipucu da zaten doğruyla yanlışın birbirine karıştığı şeylerdi; tam güvenilemezdi.

Fang Yuan ister istemez kendini düşündü. “Ne olursa olsun, bu küp Yeşil Bambu Şarabı’nı aldıktan sonra üzerimde yalnızca iki ilksel öz taşı kaldı. Mirası yine bulamazsam gerçekten başım derde girecek. Bu gece yaptığım şey tam anlamıyla her şeyi tek hamleye yatırmak!”

Ama zaten Gu arıtmak için gereken ilksel öz taşları da yetersizdi. Onları elde tutmak yerine bu şaraba yatırıp bu gecenin başarı ihtimalini artırmak daha mantıklıydı.

Başka biri olsa çoğu kişi ağır ağır ilksel öz taşı biriktirirdi.

Ama Fang Yuan için bu yöntem fazlasıyla verimsizdi. Risk alıp bir kez şansını zorlamayı tercih ederdi.

Şeytani yoldakiler zaten maceraya atılmayı severdi.

O sırada…

Gece gittikçe koyulaşıyor, bahar ayı yay gibi gökyüzünde asılı duruyordu.

Yüzen bulutlar ay ışığını örtmüş, sanki hilalin üzerine ince bir tül çekmişti.

Üç gün üç gece yağan şiddetli yağmur yeni durmuştu. Dağdaki bulanık ve ağır hava tamamen yıkanmış, geriye yalnızca en saf tazelik kalmıştı.

Bu hava beyaz bir kâğıt kadar temizdi ve şarap kokusunun yayılmasına daha elverişliydi. Fang Yuan’ın o gece kendinden emin olmasının nedenlerinden biri buydu.

“Geriye yalnız bu bölge kaldı.” Bambu ormanının bir yerine vardığında durdu.

Önceki yedi günlük araması tamamen sonuçsuz değildi. En azından Çiçek Şarabı Gezginci’nin o bölgelerde ölmediğini kanıtlamıştı.

Bu da Fang Yuan’ın özgüveninin ikinci nedeniydi.

Bambu ormanında güzel kokulu çimenler gür, beyaz çiçekler sayısızdı. Yeşil Mızrak Bambuları dümdüz yükseliyor, yeşimden çubuklar gibi sıralanıyordu.

Fang Yuan küçük şarap küpünün kil mührünü açtı. Yoğun şarap aroması bir anda yüzüne vurdu.

Yeşil Bambu Şarabı, Gu Yue Dağ Köyü’nün en iyi şarabı sayılabilirdi. Bu, Fang Yuan’ın bu geceye güvenmesinin üçüncü nedeniydi.

“Bu üç büyük avantaj bir araya geldiğine göre başarılı olacaksam gece bu gece!” Fang Yuan kendini içinden cesaretlendirirken küpü yavaşça eğip az miktarda Yeşil Bambu Şarabı’nı bir kayanın üzerine damlattı.

O birkaç avcı bu manzarayı görse içleri parçalanırdı. Ne de olsa bu şarap tam iki ilksel öz taşı değerindeydi…

Ama Fang Yuan’ın yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu.

Tatlı şarap kokusu hızla yayıldı. Gecenin içinde hafif bir rüzgâr esiyor, gizli aroma bambu ormanına siniyordu.

Fang Yuan olduğu yerde durdu, şarabın kokusunu içine çekti ve bir süre bekledi ama hiçbir hareket olmadı.

Yalnızca yakındaki bir yerde bülbülü andıran bir kuş ötüyordu; sesi bir dizi gümüş çan gibiydi.

Bakışları sakindi; şaşırmadı. Oradan ayrılıp birkaç yüz metre ötedeki bir sonraki yere gitti.

Orada aynı şeyi yaptı; biraz şarap döktü ve bir süre durup bekledi.

Bunu defalarca tekrarladı. Birkaç farklı yere gidip birkaç kez şarap döktüğünde küpteki Yeşil Bambu Şarabı neredeyse bitmişti.

“Son kez.” Fang Yuan içinden iç çekti. Elindeki küpü bütünüyle ters çevirdi, tabanı göğe bakacak şekilde kalan son şarabı da döktü.

Şarap çimenlerin üzerine saçıldı. Yeşil otlar hafifçe sallandı, yabani çiçekler şarap çiyiyle ıslanıp başlarını biraz eğdi.

Fang Yuan son umuduyla çevreyi dikkatle inceleyerek olduğu yerde durdu.

Artık gece iyice derinleşmişti.

Yoğun bir bulut tabakası burada ay ışığını tamamen örtmüştü.

Karanlık bir perde gibi bambu ormanının üzerine çökmüştü.

Çevre sessizdi. Yeşil Mızrak Bambuları birer birer yalnız yükseliyor, Fang Yuan’ın gözlerinde yukarıdan aşağı dümdüz uzanan karanlık silüetler bırakıyordu.

Sessizce bekledi. Kendi nefes alışını son derece net duyuyor, göğsünde kalan son umut kırıntısının azar azar akıp boşaldığını hissediyordu.

“Yine başarısız oldum mu?” diye içinden mırıldandı. “Bu gece üç büyük avantaj bir aradaydı ama yine de hiçbir sonuç çıkmadı, Şarap Kurdu’nun izini bile bulamadım. Demek bundan sonra başarı ihtimalim daha da düşecek. Üzerimde yalnız iki ilksel öz taşı kaldı; Ay Işığı Gu’yu da arıtmam gerekiyor. Artık bir daha risk alamam.”

Riskin sonucu çoğu zaman hayal kırıklığıydı. Ama bir kez ideal sonuca ulaşılırsa getirisi de olağanüstü olurdu.

Fang Yuan risk almayı severdi ama kumarbaz değildi; kaybedince gözünü karartıp zararı geri çıkarmaya çalışanlardan değildi.

Kendi sınırını ve elindeki sermayeyi biliyordu.

Şimdi beş yüz yıllık hayat tecrübesi ona durma vaktinin geldiğini söylüyordu.

Bazen hayat böyleydi. İnsanın önünde öylesine güzel, öylesine baştan çıkarıcı bir hedef belirirdi ki sanki elini uzatsa ulaşacakmış gibi görünürdü. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ona varamaz, gece gündüz onun özlemiyle kıvranırdı.

“İşte hayatın çaresizliği de çekiciliği de burada.” Fang Yuan acı bir gülümsemeyle başını salladı ve arkasını dönüp yürümeye başladı.

Tam o sırada…

Bir rüzgâr esip nazik bir kol gibi gökteki bulutları yavaşça kenara itti.

Bulutlar ağır ağır sürüklendi ve gizlenmiş hilal ortaya çıktı.

Kıvrık hilal gökte beyaz yeşimden bir kadeh gibi asılıydı; berrak, su gibi ay ışığını aşağı döküyordu.

Ay ışığı Qing Mao Dağı’nın bambu ormanına, kayalara, dere ve vadilere, Fang Yuan’ın bedenine döküldü.

Fang Yuan sade kıyafetler giymişti. Ay ışığının yumuşak dokunuşuyla genç yüzü daha da beyaz görünüyordu.

Karanlık sanki bir anda yok olmuş, yerini her yanı örten kar beyazı bir ayaz parlaklığına bırakmıştı.

Ay ışığından etkilenmiş gibi susmuş bülbüller yeniden ötmeye başladı. Bu kez yalnız biri değil, bambu ormanına dağılmış birkaç kuş birbirine cevap veriyordu.

Aynı zamanda büyük dağlarda yaşayan ve yalnız ay ışığında ortaya çıkan Ejderha Hapı Cırcır Böcekleri de hışır hışır hayat şarkılarını söylemeye başladı.

Bu böcekler yalnız geceleri hareket eder, bedenlerinden kırmızı ışık yayarlardı. Şimdi sürüler hâlinde sıçrayarak ortaya çıkıyor, her biri kırmızı akik gibi parlıyordu.

Fang Yuan ilk bakışta bu Ejderha Hapı Cırcır Böcekleri sürüsünü, ay altındaki bambu ormanında otların ve yabani çiçeklerin üzerinden sıçrayarak ilerleyen hareketli kızıl bir dereye benzetti.

Bambu ormanının içi duru suyla dolmuş gibiydi. Yeşil Mızrak Bambuları ay ışığında cilalı yeşim gibi ışıldıyordu.

Karanlık sökülmüş, önünde yepyeni bir manzara açılmıştı. Doğa o anda Fang Yuan’a bütün güzel ve arı ihtişamını sergiledi.

Fang Yuan farkında olmadan adımlarını durdurdu; kendini bir ölümsüzler diyarındaymış gibi hissetti.

Zaten dönüp gitmek üzereydi ama o anda içgüdüsel olarak tekrar arkasına baktı.

Yeşil Bambu Şarabı’nı döktüğü yabani çiçeklerle çimenler rüzgârda hafifçe titriyor, hâlâ bomboş görünüyordu.

Fang Yuan kendi hâline alaycı bir gülümseme kondurup bakışlarını geri çekti.

Ancak…

Başını kaldırdığı o anda beyaz bir kar gölgesi gördü.

Bu kar gölgesi, çok uzak olmayan bir Yeşil Mızrak Bambusu’nun gövdesine yapışmıştı. Ay ışığında asılı duran yuvarlak bir inci gibi görünüyordu.

Fang Yuan’ın gözbebekleri bir anda büyüdü. Bedeni hafifçe titredi; kalbi önce bir kez sertçe vurdu, ardından giderek daha hızlı çarpmaya başladı.

Şarap Kurdu’ydu!

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap