Reverend Insanity

Bölüm 104 · Hırs Büyüdükçe Dünya Küçülür

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Meyhane büyük değildi ama konumu çok iyiydi. Köyün doğu tarafında, doğu kapısına yakındı.

Doğu ve kuzey kapıları en yoğun iki kapıydı. Bu yüzden her öğleden sonra ve akşamüstü meyhanenin işi iyi olurdu.

“Genç efendi, buyurun oturun.” Yaşlı bir adam Fang Yuan'ın önünde eğilip büküldü.

Birkaç çalışan tabureleri ve masaları kuvvetlice silip Fang Yuan'a dalkavukça gülümsedi.

Fang Yuan başını salladı; oturmadı. Meyhanede gelişigüzel dolaşıp etrafı inceledi. İçinden, “Demek benim meyhanem bu,” diye düşündü.

Meyhane tek katlıydı ama altında bir şarap mahzeni bulunuyordu.

Yerde büyük, kare biçimli mavi taşlar döşeliydi. Sekiz kare masa vardı; ikisi duvara dayanmış, kalan altısının her birinin çevresine dört uzun bank yerleştirilmişti.

Kapıdan girer girmez koyu kahverengi uzun bir tezgâh görülüyordu. Üzerinde fırça, mürekkep, kâğıt, mürekkep taşı ve bir abaküs vardı. Tezgâhın arkasındaki raflarda irili ufaklı şarap kapları diziliydi. Bazıları büyük siyah toprak küpler, bazıları parlak porselenden küçük şişelerdi.

Fang Yuan gelişigüzel yürüyordu. Yaşlı adamla çalışanlar elbette oturmaya cesaret edemiyor, adım adım peşinden gidiyorlardı.

Hepsi tedirgindi. Meyhanenin el değiştirdiği haberi çok ani gelmişti. Önceki sahibi Gu Yue Dong Tu tilki kadar kurnaz, sert ve cimriydi; onları nefessiz bırakmıştı. Karşılarındaki bu genç ise meyhaneyi Gu Yue Dong Tu'nun elinden zorla çekip alabilmişti. Böylesi bir yöntemi küçümsemek olmazdı. Bu yüzden Fang Yuan'a bakışlarında hem huzursuzluk hem korku vardı.

Fang Yuan aniden durdu. “Fena değil. Sadece dükkân biraz küçük.”

Yaşlı adam hemen öne çıkıp belini daha da eğdi. “Şöyle, genç efendi. Her yaz dış kapının önüne bir tente kurup birkaç masa ve bank daha koyarız. Ama şimdi kış rüzgârı sert. Kimse dışarıda oturmadığı için kaldırdık.”

Fang Yuan hafifçe yana dönüp yaşlı adama baktı. “Sen mi işletmecisin?”

Yaşlı adam belini daha da büktü. “Estağfurullah, estağfurullah. Bu meyhane sizin, genç efendi. Kimi işletmeci yapmak isterseniz işletmeci odur.”

Fang Yuan başını sallayıp diğer çalışanlara göz gezdirdi. Hepsi akıllı ve becerikli görünüyordu.

Dünya'da olsa işletmeciyle çalışanların birleşip bu genç sahibini kandırmasından endişe etmesi gerekirdi. Fakat bu dünyada Gu ustaları ölümlülerin üzerinde dururdu; bir ölümlüyü öldürmek yalnızca bir düşünceye bakardı. Amcası ve yengesi arkalarından kışkırtsa bile bu ölümlüler Fang Yuan'a karşı bir şey yapmaya cesaret edemezdi.

“Pekâlâ. Hesap defterlerini getirin, bir de bana bir demlik çay hazırlayın.” Fang Yuan oturdu.

“Emredersiniz, genç efendi.” İşletmeci ve çalışanlar telaşla harekete geçti.

Tam on altı hesap defteri vardı. Her biri soluk yeşil bambu kâğıdından yapılmıştı. Kâğıt, pirinç kâğıdından daha sert ve gevrekti; Güney Sınırı'nın nemli iklimine uygundu.

Fang Yuan birkaçını rastgele alıp gözden geçirdi, ara sıra sorular sordu.

İşletmeci hemen cevap veriyordu. Çok geçmeden alnından ter boşalmaya başladı.

Fang Yuan önceki yaşamında Kanatlı Kan Şeytan Tarikatı'nı kurmuş, yüz binlerce müridi yönetmişti. Doğal olarak çok tecrübeliydi, bakışları keskin ve acımasızdı. Başkalarının baktığında başının döneceği bu birkaç hesap defteri onun gözünde son derece açıktı; en küçük şüpheyi bile hemen seçebiliyordu.

Bu meyhane, Dokuz Yapraklı Yaşam Otu'ndan sonra ikinci büyük gelir kaynağıydı. Fang Yuan doğal olarak kontrolü sıkı tutmak istiyordu.

Defterlerde büyük bir sorun yoktu; yalnızca birkaç hata ve eksiklik vardı. Bu ölümlüler haddini aşmaya cesaret edememişti.

Ama Fang Yuan son sayfayı çevirdiğinde bu ayın bütün gelirini Gu Yue Dong Tu'nun çekip aldığını gördü.

“Genç efendi, önceki sahip bizzat gelip aldı. Biz küçük insanlar ona karşı çıkmaya cesaret edemedik.” İşletmeci cevap verirken bir yandan da terini siliyordu. Yaşlı bedeni hafifçe titriyor, yüzü soluyordu.

Fang Yuan hiçbir şey söylemeden hesap defterini yavaşça masaya bıraktı ve işletmeciye baktı.

İşletmeci bir anda üzerine dağ gibi bir baskı çöktüğünü hissetti. Korkudan dizlerinin bağı çözüldü ve gürültüyle yere kapandı.

İşletmecinin diz çöktüğünü gören diğer çalışanlar da durumu anlayıp birer birer yere kapandılar.

Fang Yuan sakin sakin oturuyor, bakışlarını hepsinin üzerinde gezdiriyordu.

Çalışanlar kendilerini buzlu bir ovaya atılmış gibi hissetti. Fang Yuan'ın yaydığı baskıya direnemiyor, çıt çıkarmaya cesaret edemiyorlardı.

Meyhane işi onlar gibi ölümlüler için yalnızca istikrarlı değil, aynı zamanda güvenliydi; bulunabilecek en ideal işti. Hiçbiri bu işi kaybetmek istemiyordu.

Fang Yuan caydırıcılığın amacına ulaştığını gördü. Fazlası ters tepebilirdi. Ağır ağır konuştu: “Geçmiş geçmişte kaldı, hesabını sormayacağım. Defterlere baktım; ücretleriniz biraz düşük. Bundan sonra çalışanların maaşı yüzde yirmi, işletmecinin maaşı yüzde kırk artacak. İyi çalışın, faydasını görürsünüz.”

Bunu söyleyip ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü.

Yerde diz çökenler bir süre afallamış hâlde kaldı. Sonunda ne söylendiğini kavrayınca gözyaşları yüzlerinden boşandı.

“Genç efendinin büyük lütfuna teşekkür ederiz!”

“Genç efendi merhametli ve cömerttir. Küçükler bütün güçleriyle çalışacak!”

“Genç efendi, siz bizim yeniden doğmuş anne babamız gibisiniz. Güle güle gidin!”

Arkasından minnet dolu sesler ve alınların mavi taşlara vururken çıkardığı tok sesler geliyordu.

Korku ve lütfu birlikte kullanmak, hangi dünyada olursa olsun yönetenlerin astlarını idare etmesinin değişmez yöntemiydi. Temel olan korkuydu. Baskı kurulduğunda en küçük iyilik bile binlerce kat büyütülürdü.

Korku olmadan yapılan iyilik yalnızca “aşırı iyi insan” ünü getirirdi. Zaman geçtikçe iyilik minnet değil, iştah ve felaket doğurabilirdi.

“Ama bunların hepsi insan yönetmenin küçük yolları. Dünya'da övülebilirler, fakat burada asıl büyük yol kişinin kendi gücünü yükseltmesidir. Hayır, Dünya'da bile güç her şeyden önce gelir.”

Fang Yuan ister istemez Kızıl Hanedan'ın Kızıl Atası'nı düşündü.

O ata da geçmişte türlü zorluklardan geçip şu sonuca varmıştı: “İktidar namlunun ucundan doğar!”

Bu çıplak gerçeğin ta kendisiydi. Her türlü siyasi gücün temeli kuvvetti. Sözde iktidar, kuvvetin yalnızca bir uzantısıydı.

Aslında yalnız iktidar değil, servet ve güzellik de gücün türevleriydi.

Meyhaneden ayrılan Fang Yuan üç bambu eve de uğradı.

Bu üç bambu evin tamamı amcası ve yengesi tarafından kiraya verilmiş, neredeyse bütünüyle dolmuştu.

Bu dünyada çok çocuk yapmak övülürdü. Nüfus sürekli artınca köyün alanı giderek daralıyordu.

Klan içinde mirasın büyük oğula kalması geleneği vardı; diğer çocuklar kendi başlarının çaresine bakardı. Birçok kişi klanın politikaları sayesinde biraz mülk alsa bile dışarıda yıllarca didinir, ömür boyu biriktirdikleriyle yine de bir bambu ev satın alamazdı.

Birincisi, Gu beslemek çok masraflıydı. İkincisi, köyde alan sınırlıydı ve ev fiyatları yüksekti.

Elbette köyün dışına istenildiği gibi ev yapılabilirdi ama bu güvenli değildi. Her zaman yabani hayvanlar ve zehirli yılanlar dolaşır, evlere girebilirdi. Özellikle her canavar dalgasından sonra köy dışındaki bütün evler yıkılıp giderdi.

Tek çözüm köyü genişletmekti.

Fakat köy genişlerse savunulması gereken dış hat da uzardı. Canavar dalgası geldiğinde köyün gücü bu kadar büyük bir çevreyi korumaya yetmezdi. Üstelik alan büyüdükçe başka köylerden sızan Gu ustalarını gözetlemek ve aramak da zorlaşırdı.

Tarih boyunca Gu Yue Dağ Köyü birkaç kez genişlemiş, her seferinde canavar dalgaları yüzünden ağır yıkım yaşamıştı. Bu derslerden sonra bugünkü köy en büyük güvenli boyuta ulaşmıştı.

Fang Yuan bir tur atıp durumu kavradı.

Üç bambu ev amcası ve yengesi tarafından gayet iyi işletilmiş, kiraları da tam kararında belirlenmişti. Bu yüzden düzeni değiştirmemeye karar verdi. Hesaplayınca bu üç evin getirdiği gelirin meyhaneden biraz düşük olduğunu, ama aradaki farkın fazla olmadığını gördü.

Genel durum, Fang Yuan'ın beklediğinden daha iyiydi.

Daha iki gün önce elinde beş ilksel öz taşından azıyla beş parasız bir yoksuldu. Şimdi ise bir anda klanın küçük zenginleri arasına girmişti.

Evleri kiralayan kadın Gu ustalarının hepsi oradan oraya savrulmuş ikinci kademe kadınlardı. Fang Yuan'ın kimliğini öğrenince ona bakışlarında baştan çıkarıcı bir sıcaklık belirdi.

Fang Yuan'a tutunup onunla evlenebilirlerse dışarıda koşuşturmak, ölüm tehlikesi altında yaşamak zorunda kalmayacak, bundan sonra sakin bir hayat sürebileceklerdi.

Uğruna mücadele ettikleri ve hep hayalini kurdukları hayat da buydu.

Yani Fang Yuan isterse bugün bile mücadeleyi bırakıp amcasının eskiden yaşadığı rahat hayatı yaşayabilirdi.

Parmağını şöyle bir kıpırdatsa birçok kadın Gu ustası üstüne üşüşürdü.

“Ama ben bunların hiçbirini istemiyorum.” Fang Yuan bambu evin ikinci katında durdu. Kadın Gu ustalarının ateşli bakışlarını umursamadan kaşlarını çattı, eli korkulukta uzaklara baktı.

Uzakta yeşil dağlar art arda uzanıyor, gri-mavi göğü yorgan yapıp üzerine çekmiş, uyuyan devler gibi görünüyordu.

Uçsuz bucaksız nehirler ve engin topraklar... Ne zaman dilediğimce geçip gidebileceğim?

Rüzgâr ve bulutlar değişirken ejderhalar ve yılanlar baş kaldıracak... Ne zaman bütün canlılara tepeden bakabileceğim?

“Yeniden doğduğumdan beri köksüz su mercimeği gibi akıntıya kapılmıştım. Şimdi bütün gücümle çalışıp bu mirası ele geçirdim; buna bir temel denebilir. Sonunda kendi ayaklarım üzerinde durdum. Bundan sonra Çiçek Şarabı Gezginci'nin mirasını tamamen ortaya çıkaracak, hızla güçlenip üçüncü kademeye ulaşacak ve dünyaya açılacağım!” Fang Yuan'ın kara gözlerinde alevler yanıyordu.

Qing Mao Dağı, Güney Sınırı'nın yüz bin dağından yalnızca biriydi. Güney Sınırı da dünyanın yalnızca küçük bir köşesiydi.

Fazla küçüktü, gerçekten fazla küçüktü! Böyle bir yer onun kabaran hırslarını nasıl taşıyabilirdi?

Onun hırslarının yanında, başkalarının uğruna birbirinin başını yardığı ve gece gündüz özlediği bu miras toz tanesi kadar önemsizdi.

“Ağabey, aşağı gel. Seninle konuşacağım.” Ne zaman geldiği bilinmeyen Gu Yue Fang Zheng bambu evin altında durmuş, başını kaldırıp Fang Yuan'a sesleniyordu.

“Hm?” Fang Yuan'ın düşünceleri bölündü. Soğuk bir yüzle aşağıdaki Fang Zheng'e baktı.

İki kardeş göz göze geldi. Bir süre sessizlik oldu...

Küçük kardeş Fang Zheng aşağıda, başka bir binanın gölgesinde duruyordu. Yukarı kaldırdığı yüzünde kaşları çatılmış, gözleri ışıldıyordu.

Ağabey Fang Yuan ise yukarıda güneş ışığına batmıştı. Hafifçe inik göz kapaklarının altında göz bebekleri gece kadar karaydı.

Birbirine benzeyen yüzler, birbirine benzeyen gözlerde yansıyordu.

Kardeşinin ortaya çıkması Fang Yuan'ı hiç şaşırtmamıştı. Fang Zheng, amcası ve yengesinin miras uğruna kullanabileceği keskin bir silahtı.

Ama ne fark ederdi?

Fang Yuan yukarıdan Fang Zheng'e bakarken içinden hafifçe iç çekti. “A sınıfı yatkınlık ne işe yarar? Sonuçta yalnızca bir satranç taşısın... Ne kadar küçüksün.”

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap