Bölüm 133 · Yargılama
- Kaynak eser
- Coiling Dragon
- Özgün yazar
- I Eat Tomatoes
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
Ni Mi Zi, Ka Lan'ın iki amcası, Ka Lan, Luo Lin ve Ai Li Si olmak üzere altı kişi, ev sahibi gelmeden rahatça oturmaya cesaret edemedi. Konuk salonunda sessizce beklediler.
“Ka Lan, Lord Lin Lei geldiğinde saygılı davranmayı unutma.” Ni Mi Zi, Ka Lan'a soğuk bir bakış attı.
Ka Lan başını salladı. “İkinci Büyükbaba, biliyorum.”
Aslında Ka Lan'ın içinde Lin Lei'ye karşı derin bir kin vardı. Özellikle hapisten nasıl çıktığını öğrendikten sonra nefreti daha da artmıştı.
“Ben hapiste kalmayı, Ai Li Si'nin gidip ondan yardım istemesine tercih ederdim!” diye öfkeyle düşündü.
Ai Li Si, Lin Lei'yle birlikte olmaya başladığından beri Ka Lan Lin Lei'den nefret ediyordu. Ai Li Si'yi geri kazandığında içinde bir üstünlük duygusu bile belirmişti. Ona göre Lin Lei'nin gücü fena değildi ama De Bu Si Ailesi'yle kıyaslanamayacak kadar gerideydi.
Ne var ki yalnızca birkaç ay içinde Lin Lei'nin konumu birden değişmiş, bütün Fen Lai Şehri'nin en göz kamaştırıcı genç yıldızı olmuştu. Fen Lai Krallığı'nın kralı bile, Kilise'nin Kızıl Cüppeli Başpiskoposları bile onu büyük bir sıcaklıkla karşılıyordu. Hatta Ka Lan'ın babası dahi ona saygıyla davranmak zorundaydı. Bu durum Ka Lan'ın içindeki kini iyice büyütmüştü.
İkisi de gençti; neden kendisi Lin Lei kadar iyi değildi?
Hele bu sefer!
Hapse atılmış, sonunda dışarı çıkmıştı. Ama özgürlüğünü, en sevdiği kadın Ai Li Si'nin Lin Lei'ye gidip yalvarmasına borçluydu. Onu hapisten Lin Lei çıkarmıştı.
Ka Lan bunu aşağılanma sayıyordu. Lin Lei'nin iyiliğini kabul etmemeyi, hapiste kalmayı ne kadar isterdi! Lin Lei'ye doyasıya küfretmek, hatta onu öldürmek istiyordu.
Ama ailesi uğruna şimdi Lin Lei'nin konağına boynu bükük gelmek, tavrında en ufak bir saygısızlık göstermemek zorundaydı.
Ayak sesleri duyuldu.
Ka Lan zihnindeki dağınık düşünceleri hemen bastırdı, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip olabildiğince saygılı görünmeye çalıştı.
“Özür dilerim, sizi beklettim.” Lin Lei'nin neşeli sesi duyuldu.
Altı kişi ona baktı. Lin Lei belli ki yeni yıkanmıştı; saçları hâlâ ıslaktı ve üstünde gelişigüzel giydiği bol bir cübbe vardı.
“Hepiniz oturun.” Lin Lei ana koltuğa rahatça oturup eliyle işaret etti.
Ni Mi Zi ve diğerleri teşekkür ederek yerlerine oturdular. İlk konuşan Ni Mi Zi oldu. “Lord Lin Lei, bugün size teşekkür etmek için geldik. Siz olmasaydınız Ka Lan bu kadar çabuk serbest kalamazdı. Ka Lan, Lord Lin Lei'ye teşekkür etsene.”
Ka Lan ayağa kalkmak zorunda kaldı. İçindeki öfkeyi bastırıp saygılı görünmeye çalıştı. “Teşekkür ederim, Lord Lin Lei.”
Lin Lei ona hafifçe gülümsedi. “Ka Lan, bana teşekkür etmene gerek yok.”
“Bay Ni Mi Zi, birazdan önemli bir işim var. Bir meseleniz varsa lütfen doğrudan söyleyin.” Lin Lei gülümseyerek Ni Mi Zi'ye baktı.
Gerçekte bu insanlarla zaman kaybetmek istemiyordu. Zamanını çalışmaya ayırmayı tercih ederdi.
Ni Mi Zi bir an duraksadı ama hemen toparlandı. İç çekerek, “Lord Lin Lei, De Bu Si Ailemize Su Yeşimi cevheri kaçakçılığına karıştığımız yönünde iftira atıldı. Şu anda ailemiz yok olmanın eşiğinde. Sizden yardım etmenizi rica ediyoruz. Bu felaketi atlatabilirsek büyük iyiliğinizi asla unutmayacağız,” dedi.
Ardından yanındaki adamdan siyah bir kutu aldı.
“Lord Lin Lei, Ka Lan'ı hapisten çıkarmanızın şükranı olarak size küçük bir armağan getirdik. Ailemiz bu kez ayakta kalabilirse elbette ayrıca cömertçe teşekkür edeceğiz.” Ni Mi Zi siyah kutuyu iki eliyle Lin Lei'ye uzattı.
“Vızz!”
Gölge Sıçanı Bei Bei bir anda fırlayıp Ni Mi Zi'nin önüne geldi, iki küçük pençesiyle siyah kutuyu kaptığı gibi Lin Lei'nin kucağına sıçradı ve hemen kapağını açmaya yeltendi.
“Bei Bei.” Lin Lei alçak sesle azarladı.
Bei Bei başını kaldırıp hoşnutsuzca ona baktı. Kutuyu açmadı; birkaç kez homurdandıktan sonra sustu.
“Bay Ni Mi Zi, Bei Bei biraz yaramazdır. Hediyenizi kabul ediyorum, iyi niyetiniz için teşekkür ederim.” Lin Lei gülümseyerek siyah kutuyu yanına bıraktı; içine bakmadı bile.
Ni Mi Zi, Lin Lei'nin sabırsızlandığını hissedebiliyordu.
Hemen diğerlerine göz işareti verdi. Kendisi ayağa kalkıp eğildi. “Lord Lin Lei, daha fazla rahatsız etmeyelim. De Bu Si Ailesi'nin davası bir ay sonra görülecek. Bu süre içinde elinizden geldiğince bize yardımcı olmanızı umuyoruz.”
Lin Lei gelişigüzel başını salladı.
Ni Mi Zi ve diğerleri sonra ayrıldılar. Baştan sona Ai Li Si ve Luo Lin tek kelime etmemiş, neredeyse yalnızca Ni Mi Zi konuşmuştu.
Grubun uzaklaşmasını izleyen Lin Lei soğukça güldü. “Şu ihtiyar Ni Mi Zi… Ai Li Si'yi yanında getirince ona hatır göstereceğimi mi sandı?” Tek eliyle siyah kutunun kapağını açtı. İçinde bir Büyü Kristali Kartı ve bir mektup vardı.
“Mektup mu?”
Lin Lei mektubu eline aldı. Birden avucunda alev belirdi ve mektubu kül etti. Okumaya bile tenezzül etmemişti.
……
Göz açıp kapayıncaya kadar eylül ayı geldi.
O bir ay boyunca Lin Lei her gün büyük bir disiplinle çalıştı. Bedeninin çevikliği, gücü ve diğer yönleri belirgin biçimde artmış, içindeki Ejderha Kanı Savaş Qi'si de gitgide daha saf hâle gelmişti.
Kendisini altıncı seviyenin son aşamasına ulaşmış gibi hissediyordu.
Zihinsel Gücü de çok hızlı gelişiyordu. Ancak yedinci seviye büyücülükten sekizinci seviyeye geçmek, dâhiler için bile genellikle yirmi yıla yakın zaman gerektirirdi. Lin Lei ne kadar hızlı ilerlese de birkaç ay içinde büyük bir değişim göstermesi beklenemezdi.
Büyü yolu gerçekten uzun ve zorluydu.
Pınar Bahçesi'nde yassı keski gölgeler gibi savruluyor, insan biçimli bir heykel gitgide belirginleşiyordu. Kopan taş parçaları dört yana uçup çimenlere düşüyordu.
Birden Lin Lei durdu ve yassı keskisini indirdi.
“Hu… sonunda bitti.” Önündeki heykele bakıp memnuniyetle başını salladı.
‘Suikastçıların Kralı’ adını verdiği bu heykel gerçekten büyük emek istemişti. Her seferinde kendini bütünüyle o ruh hâline sokmaya, Xi Sai'nin saldırdığı o anı kusursuz biçimde yansıtmaya çalışmıştı.
Heykel gerçek bir insan boyundaydı.
Özellikle gözlerindeki soğukluk ve kayıtsızlık insana sanki bir tanrının bakışlarıyla karşılaşıyormuş hissi veriyordu. Heykel bütünüyle bir katliam tanrısını andırıyor, o gözlerin altında kalan kişiye iliklerine kadar işleyen bir ürperti veriyordu.
“‘Rüyadan Uyanış’ kadar olmasa da normal şartlarda ulaşabileceğim en kusursuz düzeye geldi.” Lin Lei eserinden son derece memnundu.
Neredeyse bir ay boyunca titizlikle uğraşmış ve sonunda tamamlamıştı.
Yassı keskisini bırakan Lin Lei pınar havuzunda biraz yıkandı, ardından bol giysilerini giyip bir sandalyeye oturdu ve hizmetçinin getirdiği kahvaltıyı yemeye başladı.
“Lin Lei.” De Lin Ke Wo Te yanında belirdi.
“Büyükbaba De Lin.” Lin Lei ona baktı.
De Lin Ke Wo Te gülümsedi. “Lin Lei, De Bu Si Ailesi'nin davasına iki gün kaldı. Gidip izlemeyi düşünüyor musun?”
“Dava mı?” Lin Lei irkildi.
Bir aylık yoğun çalışma yüzünden dışarıdaki meseleleri tamamen unutmuştu. De Bu Si Ailesi'nin davası bile aklından çıkmıştı. De Lin Ke Wo Te hatırlatmasa muhtemelen hiç düşünmeyecekti.
“Giderim, tabii ki giderim.” Lin Lei'nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
……
Manolya Takvimi'ne göre 8 Eylül 9999, Fen Lai Şehri'ndeki Kara Su Konağı.
Kara Su Hapishanesi, Fen Lai Krallığı'nın en ünlü ve en sıkı korunan hapishanesiydi. Kara Su Konağı ise Fen Lai Şehri'ndeki en yüksek yargı makamıydı.
O gün Kara Su Konağı'nın mahkeme salonu çok sayıda soyluyla dolmuştu. Kral Ke Lai De bile dinleyici olarak gelmişti. Lin Lei de doğal olarak oradaydı.
“Lord Lin Lei.” Soyluların her biri onu sıcak biçimde selamlıyordu.
“Lin Lei, gel buraya otur.” Ön sıralarda oturan Ke Lai De ona el salladı. Lin Lei gülümseyip yanına geçti.
İkisi yan yana oturdu.
Saçları parlayacak kadar özenle taranmış Mei Li Te baş yargıç koltuğunda dimdik oturuyordu. Gerçekten de insana tarafsız ve dürüst bir yargıç izlenimi veriyordu.
“Lütfen oturun.” Mei Li Te, dinleyici sıralarındaki soylulara gülümseyerek başını eğdi; özellikle Ke Lai De ile Lin Lei'nin bulunduğu yöne saygılı bir tebessüm gönderdi.
Soylular sessizleşti. De Bu Si Ailesi'nden de ondan fazla kişi gelmiş, yan yana oturmuş gergin biçimde davanın başlamasını bekliyordu.
“Bo Na De'yi getirin,” dedi Mei Li Te doğrudan.
Kısa süre sonra ayaklarında zincirler bulunan Bo Na De, iki asker eşliğinde mahkeme salonuna getirildi.
Mei Li Te yanındaki memura baktı. Adam hemen ayağa kalkıp yüksek sesle konuşmaya başladı. “Dük Pa De Sen, Maliye Bakanı olduğu dönemde krallığın çıkarlarına ihanet eden pek çok işe karıştı. Bunların arasında De Bu Si Ailesi'yle birlikte Su Yeşimi cevheri kaçakçılığı yaptığına dair güçlü deliller de vardır. Ölçeği, Fen Lai Krallığı kurulduğundan beri görülmemiş büyüklüktedir. Şimdiye kadar ele geçirilen kaçak Su Yeşimi cevherinin değeri elli milyon altına yaklaşmıştır!”
Gerçekte De Bu Si Ailesi kaçakçılığa daha yeni başlamıştı. Elli milyon altın değerinde mal denmesine rağmen aile yalnızca birkaç milyon altın harcamıştı. Kaçakçılığın kârının ne kadar yüksek olduğu buradan belliydi.
Fakat Pa De Sen'in ölümüyle daha başlangıç aşamasında olan iş açığa çıkmıştı.
Memur devam etti. “Soruşturmada kaçakçılığı üç kişinin yönettiği anlaşılmıştır. Bunlardan biri nehre atlamış, diğer ikisinin ise Lan Xi Er ve Lan Mi Er kardeşler olduğu belirlenmiştir.”
Sözünü bitirip oturdu.
Mei Li Te, Bo Na De'ye baktı. “Bo Na De, söyleyeceğin bir şey var mı?”
Bo Na De başını salladı. “Var, Efendim. Birincisi, kaçakçılığı yapan De Bu Si Ailesi değildir. İkincisi, Lan Xi Er kardeşler çok önceden ailemizden kovulmuştur. Üçüncüsü, kaçakçılığı asıl yöneten kişi sizin nehre atladığını söylediğiniz adam olmalı. Bunun ailemizle hiçbir ilgisi yoktur.”
Mei Li Te başını sallayıp güldü. “Kaçakçılığın başındaki kişi senin üçüncü kardeşin. Hâlâ ilgimiz yok mu diyorsun?”
“Üçüncü kardeşim mi? O hâlâ dışarıda gezip maceraya atılıyor. Kaçakçılığı nasıl yönetebilir?” Bo Na De ısrarını sürdürdü.
“Dışarıda macerada mı?” Mei Li Te'nin yüzü soğudu. “O hâlde soruyorum. De Bu Si Ailesi'ne üçüncü kardeşini geri çağırmasını emrettim. Neden bunca zamandır dönmedi?”
Bo Na De kendinden emin cevap verdi. “Başka ülkelerde dolaşıyor olabilir. Çok uzaklara gittiyse bir yıl, hatta daha uzun süre haber alamamamız normaldir.”
Mei Li Te ona bakıp hafifçe gülümsedi, ardından soğuk bir sesle, “Ka Te Sen ve diğer ikisini getirin,” dedi.
“Ka Te Sen?” Bo Na De'nin içi kuşkuyla doldu. Bunlar kimdi?
Çok geçmeden ürkek görünümlü üç genç içeri getirildi. Salona girer girmez diz çöküp saygıyla, “Efendimizi selamlarız,” dediler.
Belli ki dünyayı pek görmemiş sıradan insanlardı.
Mei Li Te sakin bir sesle, “Ka Te Sen, o gün gördüklerinizi açıkça anlat,” dedi.
“Emredersiniz, Efendim.” Öndeki genç saygıyla konuştu. “28 Haziran günü üç kardeş nehirde balık tutuyorduk. Birden, şık giysili bir soylunun bir kütüğe sarılmış hâlde akıntıyla sürüklendiğini gördük. Üstü kan içindeydi ve neredeyse bilincini kaybetmişti.”
Bunu duyunca Bo Na De'nin yüzü değişmeye başladı.
“Kaçakçılığın başındaki adamı kovaladığımız tarih de 28 Haziran'dı. Tesadüfe bakın ki o da aynı nehre atlamıştı.” Mei Li Te, Bo Na De'ye baktı. “Bo Na De, suçunu kabul ediyor musun?”
“Üçüncü kardeşim maceraya çıkmıştı. Kaçakçılık yapmadı. De Bu Si Ailesi de kesinlikle masumdur.” Bo Na De hâlâ başını dik tutuyordu.
Mei Li Te soğukça güldü. “Kan Te · De Bu Si'yi getirin.”
‘Kan Te · De Bu Si’ adını duyan Bo Na De'nin ve dinleyici sıralarındaki De Bu Si Ailesi üyelerinin yüzleri bir anda bembeyaz kesildi.