Reverend Insanity

Bölüm 9 · Her Şey Aynı, İnsanlar Değişmiş

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Akademinin yanında bir Gu odası kurulmuştu. Gu odası büyük değildi; yalnızca altmış metrekare kadardı.

Bir Gu ustasının yetişiminde gücün anahtarı Gu'lardı.

Ders biter bitmez heyecanlı gençler Gu odasına akın etti.

“Sıraya girin, birer birer içeri!” diye öfkeli bir ses yükseldi. Gu odasının kapısında elbette nöbetçiler vardı.

Gençler birer birer içeri girip çıkıyordu.

Sıra Fang Yuan'a geldi; Gu odasına girdi.

Oda dışarıdan küçük görünse de içinde bambaşka bir dünya vardı. Dört duvara gömme gözler açılmış, kare bölmeler yan yana sıralanmıştı. Kimi büyük kimi küçüktü; en büyüğü bir toprak tencereden büyük değildi, en küçüğü ise yumruk kadardı.

Sık sık dizilmiş bölmelerde türlü kaplar bulunuyordu: gri taş leğenler, yeşil yeşim tabaklar, ince işçilikli ot kafesleri, toprak ısıtıcılar.

Bu kapların içinde çeşit çeşit Gu yetiştiriliyordu.

Bazı Gu'lar sessizdi, bazıları ise son derece gürültücüydü; cır cır, gak gak, hışır hışır gibi türlü sesler çıkarıyor, hepsi birleşip bir yaşam senfonisi oluşturuyordu.

“Gu'lar da Gu ustalarının dokuz kademesine karşılık gelen dokuz büyük seviyeye ayrılır. Buradakilerin hepsi birinci kademe Gu.” Fang Yuan çevreyi bir kez süzdü ve durumu hemen anladı.

Genel olarak birinci kademe Gu ustası yalnızca birinci kademe Gu kullanabilirdi. Daha yüksek seviyeli bir Gu'yu zorla harekete geçirirse genellikle çok ağır bir bedel ödemek zorunda kalırdı.

Üstelik Gu'ların beslenmesi gerekirdi. Yüksek seviyeli Gu'ları beslemenin masrafı çoğu zaman düşük seviyeli bir Gu ustasının karşılayamayacağı kadar büyüktü.

Yeni Gu ustaları özel bir durum yoksa ilk arıtmaları için birinci kademe Gu seçerdi.

Bir Gu ustasının arıtıp denetimine aldığı ilk Gu'nun anlamı büyüktü; buna hayati Gu denirdi ve sahibinin yaşamıyla iç içe olurdu. Hayati Gu ölürse Gu ustası da mutlaka ağır yara alırdı.

“Ah, asıl umudum Çiçek Şarabı Gezginci'nin Şarap Kurdu'nu bulup onu hayati Gu'm yapmaktı. Ama şimdiye kadar Çiçek Şarabı Gezginci'nin kalıntılarından en küçük bir iz bulamadım. Ne zaman bulacağımı, hatta başka biri tarafından bulunup bulunmayacağını bile bilmiyorum. En güvenlisi bir Ay Işığı Gu seçmek.”

Fang Yuan içinden iç çekerken doğrudan sol duvara yöneldi.

Bu duvarın biraz yukarısındaki bölmelerden birinde sıra sıra gümüş tabaklar duruyordu. Her tabağın üzerinde bir Gu vardı.

Gu'lar kristal kadar şeffaf, hilal kadar kıvrıktı; sanki birer mavi kristal parçasıydılar. Gümüş tabakların üzerinde sakin, serin bir hava yayıyorlardı.

Bu Gu'nun adı Ay Işığı'ydı. Gu Yue Klanı'nın simgesel Gu'suydu ve klan üyelerinin çoğu onu hayati Gu olarak seçerdi. Doğal olarak oluşmuş bir Gu değildi; Gu Yue Klanı'nın gizli yöntemiyle özel olarak yetiştiriliyordu. Başka hiçbir yerde bulunmadığından Gu Yue Klanı'nın simgesi sayılırdı.

Hepsi birinci kademe Ay Işığı Gu'ydu ve aralarındaki fark son derece küçüktü. Fang Yuan gelişigüzel bir tanesini seçip eline aldı.

Ay Işığı Gu çok hafifti; ağırlığı neredeyse tek bir ince kâğıt yaprağı kadardı. Avucunda yalnızca küçük bir yer kaplıyor, sıradan bir yeşim kolye ucu büyüklüğünde görünüyordu. Fang Yuan onu elinde tutarken içinden kendi avuç çizgilerini bile görebiliyordu.

Son kez inceleyip hiçbir sorun olmadığını görünce cebine koydu ve Gu odasından çıktı.

Dışarıda hâlâ uzun bir kuyruk vardı. Arkasındaki genç Fang Yuan'ın çıktığını görünce heyecanla içeri koştu.

Başka biri Gu'yu elde eder etmez ilk iş eve dönüp hemen arıtmaya koyulurdu. Ama Fang Yuan bunu yapmak için acele etmiyordu; zihni hâlâ Şarap Kurdu'ndaydı.

Şarap Kurdu daha değerliydi. Ay Işığı Gu, Gu Yue Dağ Köyü'nün özel ürünü olsa da Gu ustasına sağladığı yardım Şarap Kurdu kadar büyük değildi.

Gu odasından ayrılan Fang Yuan doğrudan meyhaneye gitti.

“Dükkâncı, iki testi yıllanmış şarap.” Fang Yuan cebini yokladı ve kalan ilksel öz taşı kırıntılarını tezgâha koydu.

Son günlerde her gün buraya gelip şarap satın alıyor, ardından köyün çevresinde dolaşıp Şarap Kurdu'nu kendine çekmeye çalışıyordu.

Dükkâncı kısa boylu, orta yaşlı, şişman bir adamdı; yüzü yağlı bir parlaklığa sahipti. Bu birkaç gün içinde Fang Yuan'ı tanımıştı.

“Misafirim, yine geldin.” Selam verirken kalın, kısa parmaklı elini uzattı ve Fang Yuan'ın ilksel öz taşı kırıntılarını ustalıkla önüne çekti.

Sonra parçaları avucunda tarttı. Ağırlığın eksik olmadığını anlayınca yüzündeki gülümseme daha sıcak hâle geldi.

İlksel öz taşı bu dünyanın para birimiydi; bütün malların değerini ölçmek için kullanılırdı. Aynı zamanda gök ile yerin özünün yoğunlaşmış hâliydi; doğrudan kullanılabilir ve Gu ustasının yetişimine yardım ederdi.

Hem para hem de mal özelliği taşıdığından Dünya'daki altına çok benziyordu. Dünya'da bir zamanlar tek altın standardı vardı; bu dünyadaysa tek ilksel öz taşı standardı geçerliydi.

Altınla kıyaslandığında ilksel öz taşının satın alma gücü de şaşırtıcı derecede yüksekti.

Ama ne kadar çok ilksel öz taşı olursa olsun Fang Yuan'ın böyle aralıksız harcamasına dayanamazdı.

“Her gün iki testi şarap. Tam yedi gün oldu. Önceden biriktirdiğim ilksel öz taşları neredeyse tamamen bitti.” Fang Yuan iki testi şarabı alıp meyhaneden çıkarken hafifçe kaşlarını çattı.

Bir kişi Gu ustası olduktan sonra ilksel öz taşından doğrudan saf ilksel öz çekebilir, öz açıklığındaki ilksel öz denizini tamamlayabilirdi.

Bu yüzden Gu ustaları için ilksel öz taşı yalnızca para değil, aynı zamanda yetişim yardımcısıydı.

Yeterince ilksel öz taşı varsa yetişim hızı büyük ölçüde artar, bu da yatkınlığın bazı eksiklerini belli ölçüde telafi edebilirdi.

“Yarın şarap alacak ilksel öz taşım kalmayacak ama Şarap Kurdu hâlâ ortaya çıkmadı. Gerçekten Ay Işığı Gu'yu hayati Gu olarak arıtıp denetimime almak zorunda mıyım?” Fang Yuan biraz isteksizdi.

Meyhaneden çıktıktan sonra iki testi şarabı taşıyarak yürüdü, bir yandan da düşündü: “Akademi ihtiyarı bu sınavda hayati Gu'yu ilk arıtıp denetimine alan kişinin yirmi ilksel öz taşı ödülü alacağını söyledi. Şimdi birçok kişi evde bütün gücüyle Gu'sunu arıtıyor, birincilik için yarışıyordur. Ne yazık ki hayati Gu arıtmak yatkınlığı çok sınar. Yatkınlığı yüksek olanların büyük avantajı var. Benim C sınıfı yatkınlığımla, başka bir yöntemim de yokken kazanmam mümkün değil.”

Tam o sırada arkasından Gu Yue Fang Zheng'in sesi geldi: “Ağabey, gerçekten yine meyhaneye gelip sarhoş olmaya mı geldin! Benimle gel. Dayımla yengem seni görmek istiyor.”

Fang Yuan durdu ve arkasına döndü.

Kardeşinin artık eskisi gibi başını eğerek konuşmadığını fark etti.

İki kardeşin bakışları çarpıştı.

Bir rüzgâr uğuldayarak geçti; ağabeyin dağınık siyah saçlarını, kardeşin giysi eteklerini savurdu.

Yalnızca bir ay geçmişti ama her şey aynı görünse de insanlar değişmişti.

Bir hafta önceki öz açıklığı açma töreni hem ağabey hem de kardeş için büyük bir değişimdi.

Ağabey Fang Yuan bulutlardan yere düşmüş, dâhi hâlesi acımasızca başından sökülmüştü. Küçük kardeş ise parlamaya başlayan yeni bir yıldız gibi yavaş yavaş yükseliyordu.

Bu değişimin Gu Yue Fang Zheng için anlamı göğü ve yeri tersine çevirecek kadar büyüktü.

Sonunda ağabeyinin eskiden tattığı şeyi tatmıştı: İnsanların umutlarını üzerine yüklemesini, kıskanç ya da hayran bakışlarla kendisine bakmasını.

Sanki bir anda karanlık bir köşeden çıkıp ışıkla dolu bir cennete girmişti.

Her sabah uyandığında hâlâ güzel bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordu. Öncekiyle şimdiki muamelesi arasındaki uçurum inanılmazdı; bu yüzden içinde güçlü bir yabancılık da vardı.

Alışamıyordu.

Bir anda kimsenin tanımadığı birinden herkesin yakından izlediği, hakkında konuştuğu birine dönüşmüştü.

Bazen Fang Zheng yolda yürürken yanındaki insanların kendisi hakkında konuştuğunu, onu övdüğünü duyar; yüzü kızarır, elleri ayakları birbirine dolaşır, bakışlarını kaçırır, neredeyse hangi yöne yürüyeceğini bile şaşırırdı!

İlk on küsur gün içinde Gu Yue Fang Zheng durup dururken biraz zayıflamıştı ama enerjisi ve ruhu gitgide güçlenmişti.

Kalbinin en derininde “özgüven” denen bir şey filizlenmeye başladı.

“Ağabey eskiden böyle hissediyordu demek. Ne kadar güzel, ne kadar da acı verici!” İster istemez ağabeyi Gu Yue Fang Yuan'ı düşündü. Böyle konuşmaların ve ilginin ortasında ağabeyi eskiden nasıl davranmıştı?

Bilinçsizce Fang Yuan'ı taklit etmeye başladı, yüzüne ifadesiz bir maske takmaya çalıştı ama bunun kendisine hiç uymadığını çok geçmeden fark etti.

Bazen akademide bir kızın tek bir çığlığı bile yüzünü pancar gibi kızartabiliyordu. Yolda teyzelerin şakalaşmaları karşısında da defalarca kaçıp gitmişti.

Yeni hayatına alışmaya çalışan, yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek gibiydi; sendeleyip duruyordu.

Bu süreçte ağabeyiyle ilgili söylentileri de kaçınılmaz olarak duyuyordu: çökmüş, kendini salmış, içkiye düşmüş, geceleri eve dönmüyor, akademide bütün ders boyunca uyuyordu.

Başta çok şaşırmıştı. Böylesine güçlü, böylesine dâhi olan ağabeyi gerçekten bu hâle mi gelmişti?!

Ama zamanla biraz anlamaya başladı. Ağabeyi de sıradan bir insandı; böylesine büyük bir darbe ve hayal kırıklığından sonra çökmek doğaldı.

Bu anlayışla birlikte Fang Zheng'in içinde anlatması zor bir memnuniyet kıpırdadı.

Bu duyguyu kabul etmek istemiyordu ama gerçekten vardı.

Dâhi diye övülen, bir zamanlar onu gölgesiyle ezen ağabeyi şimdi böylesine düşmüş ve çökmüştü. Bu, tersinden bakıldığında kendi büyümesinin kanıtı değil miydi?

Üstün olan kendisiydi. Gerçek buydu!

Bu yüzden Fang Yuan'ı iki şarap testisini taşırken, saçları dağılmış, giysileri düzensiz görünce Gu Yue Fang Zheng kalbinin derinliklerinde rahat bir nefes aldı; sanki soluk alması bile birden kolaylaşmıştı.

Ama ağzından şu sözler çıktı: “Ağabey, artık içmemelisin. Böyle devam edemezsin. Seni önemseyen insanların ne kadar endişelendiğini bilmiyorsun. Kendine gelmen gerek!”

Fang Yuan'ın yüzünde ifade yoktu; hiçbir şey söylemedi.

İki kardeş birbirlerinin gözlerine baktı.

Gu Yue Fang Zheng'in gözleri ışıl ışıldı; içinde keskin bir güç vardı. Ağabeyi Fang Yuan'ın gözleri ise karanlık ve derindi, eski bir gölet gibi durgundu.

Bu gözler Fang Zheng'in içinde açıklayamadığı bir baskı yarattı. Çok geçmeden istemsizce bakışını kaçırıp yana çevirdi.

Ne yaptığını fark ettiği anda kalbinde birden öfke yükseldi.

Kendisine duyduğu öfke.

Bana ne oluyor? Ağabeyimin gözlerine bakacak cesaretim bile yok mu?

Ben değiştim. Tamamen değiştim!

Bunu düşünerek bakışını yeniden keskinleştirdi ve Fang Yuan'a çevirdi.

Ama Fang Yuan artık ona bakmıyordu. Her elinde bir şarap testisiyle yanından geçerken sakin sesi duyuldu: “Ne dikiliyorsun? Yürü.”

Fang Zheng'in nefesi bozuldu. İçinde biriktirdiği güç dışarı çıkacak yer bulamadı; anlatması zor bir sıkıntıya dönüştü.

Ağabeyinin uzaklaştığını görünce mecburen hızlı adımlarla peşinden gitti.

Ama bu kez başı aşağıda değildi; çenesini kaldırmış, yüzünü batmakta olan güneşe çevirmişti.

Bakışları ise kendi ayaklarına takılmıştı; her adımında ağabeyi Fang Yuan'ın gölgesinin üzerine basıyordu.

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap