Bölüm 37 · Cesedi Parçalayıp Hediye Göndermek!
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
“Duydunuz mu? Fang Yuan birini öldürmüş!” Bir öğrenci sıra arkadaşına alçak sesle fısıldadı.
“Ben de duydum, gerçekten adam öldürmüş.” Sıra arkadaşı göğsünü tuttu; yüzü bembeyazdı.
“O sırada bir sürü muhafız görmüş. Fang Yuan adamı kovalıyormuş, adam yalvarmak istemiş ama Fang Yuan izin vermemiş; başını doğrudan kesmiş!”
“Daha da var. Fang Yuan adamı öldürmekle kalmamış, başsız cesedini bile rahat bırakmamış. Yatakhaneye sürükleyip götürmüş, sonra da bıçakla kıyma gibi parçalamış.”
“Gerçekten mi?”
“Bundan daha gerçek olamaz. Bu sabah erkenden geldim; taş döşemelerin aralarında kalan kan izlerini kendi gözlerimle gördüm.”
“Ya, seni niye kandırayım! Az önce akademi büyüğü Fang Yuan'ı çağırttı, hem de tam bu mesele yüzünden!”
Akademideki gençlerin aklı derste değildi; hepsi fısıltıyla konuşuyordu.
Adam öldürmek, bu on beş yaşındaki gençler için hâlâ çok yabancı ve ürkütücü bir şeydi.
Doğduklarından beri klanın koruması altında büyümüşlerdi; en fazla kendi aralarında yumruk ve tekmeyle dövüşmüş, tavuk kesip köpek öldürmek gibi şeyler görmüşlerdi.
İnsan öldürmek ise onlara hâlâ oldukça uzaktı.
“Fang Yuan kimi öldürmüş?”
“Mo kolundan bir aile hizmetkârıymış.”
“Hah, ben bu işi en iyi bilenim. Dün gece kendi gözlerimle gördüm; Mo klanından Kıdemli Öğrenci Mo Yan bir grup hizmetkârla Fang Yuan'ın başına bela olmaya gelmişti.”
“Mo klanı mı? O zaman kötü. Mo Bei'nin başı şimdi derde girdi.”
Birçok genç Gu Yue Mo Bei'ye baktı.
Mo Bei yüzü bembeyaz hâlde yerinde oturuyordu. Haberi o da ancak bu sabah almıştı. Fang Yuan gerçekten birini öldürmüş, hem de onun yakından tanıdığı Gao Wan'ı!
Mo Bei Gao Wan'ı iyi tanıyordu. Hizmetkârlar arasında hareketliydi, dalkavuklukta ustaydı ve yumruk-tekmeye de sıkı çalışmıştı; işe yarar bir yardakçıydı.
Daha bir süre önce Gao Wan onunla kısa bir antrenman bile yapmıştı. Fang Yuan tarafından böylece öldürüleceği kimin aklına gelirdi!
Tam da bu nedenle Mo Bei'nin içindeki şok ve inanamama, diğerlerinin iki katı kadar güçlüydü.
Şokun yanında kaygı ve korku da vardı.
Fang Yuan gibi bir katilin karşısında on beş yaşındaki Mo Bei'nin korkmadığını söylemek yalan olurdu.
Aslında yalnız o değil, diğer gençler de korkuyordu.
Fang Yuan onları iki kez soymuştu; her biri onunla el kaldırıp dövüşmüştü.
“Ben bu kadar vahşi bir katille gerçekten dövüştüm mü? Üstelik hâlâ hayattayım.” Birçoğu göğsünü yoklayıp geriye dönüp düşününce ürperdi.
Fang Yuan'ın adam öldürmesi bir yana, asıl mesele cesedi de parçalayıp doğraması, eti kıyma hâline getirmesiydi.
Bu da fazlasıyla vahşiydi!
Böylesine korkunç bir suç gerçeği, gençlerin saf zihinlerine ağır bir darbe indirmişti.
……
Odada yalnızca akademi büyüğü ile Fang Yuan vardı.
Akademi büyüğü oturuyor, Fang Yuan ayakta duruyordu. İkisi de konuşmuyordu; atmosfer baskıcı ve ağırdı.
Akademi büyüğü sessizce Fang Yuan'a baktı; gözlerinden karmaşık bir ışık geçti.
Sabahın erken saatlerinde muhafızlar gelip Fang Yuan'ın birini öldürdüğünü bildirmişti. Haber onu hem şaşırtmış hem kuşkulandırmıştı.
Kendisi üçüncü kademe tecrübeli bir Gu ustasıydı ve akademiden sorumluydu; doğal olarak birinci kademe ilk aşama bir Gu ustasının ne kadar savaş gücüne sahip olduğunu biliyordu.
Fang Yuan'ın Gao Wan'ı öldürebilmesi, zayıfın güçlüyü yenmesi sayılırdı.
Aslında daha dün akşam muhafızlar ona Mo Yan'ın Fang Yuan'ı zorla yanında götürerek akademiye girdiğini bildirmişti.
O sırada bunu önemsememiş, engellemeye de kalkışmamıştı.
O, akademi büyüğüydü; amacı geleceğin Gu ustalarını yetiştirmekti, geleceğin Gu ustalarını koruyup kollamak değil. Öğrenciler ölmediği ya da sakatlanmadığı sürece perde arkasındaki çekişmeleri teşvik bile ederdi.
Mo Yan'ın Fang Yuan'a bela olmasına memnuniyetle izin vermişti.
Birincisi, dövüşün zafer ya da yenilgiyle sonuçlanmasının Fang Yuan'ın gelişimine yarar sağlayacağını biliyordu. İkincisi de Fang Yuan'ın yükselen havasını biraz bastırmak istiyordu.
Fang Yuan iki kez üst üste akademinin girişini tutup bütün öğrencileri soymuştu; fazla sivrilmişti, biraz törpülenmesi gerekiyordu.
Ama Mo Yan'ın eli boş döneceğini ve geride hizmetkâr Gao Wan'ı bırakacağını hiç beklememişti. Daha da beklenmedik olan, Gao Wan'ın Fang Yuan'a yenilip öldürülmesiydi!
Bu dünyada güç her şeyden üstündü. İnsan öldürmek şaşırtıcı değildi; özellikle Gu ustaları için son derece sıradan bir iş sayılırdı.
Fakat on beş yaşındaki bir gencin ilk kez insan öldürmesi farklı bir meseleydi.
Akademi büyüğü kendi ilk cinayetini hâlâ çok iyi hatırlıyordu. O zaman on dokuz yaşındaydı ve ikinci kademe bir Gu ustasıydı; bir çatışmada Bai Klanı Dağ Köyü'nden bir Gu ustasını öldürmüştü.
Adamı öldürdükten sonra şiddetle kusmuş, içi paniğe boğulmuştu. Günlerce iştahı kesilmiş, yemek yemek istememişti. Uykusu bile huzursuzdu; gözlerini her kapattığında, o adamın ölürken kendisine öfkeyle diktiği gözleri karşısına çıkıyordu.
Şimdiyse Fang Yuan'a bakıyordu. Yüzü her zamanki kadar sakindi; nerede panik, nerede rahatsızlık? Sanki dün gece deliksiz uyumuş, insanı öldüren kişi hiç o değilmiş gibiydi.
Dahası, akademi büyüğü Fang Yuan'ın o hizmetkârı öldürdükten sonra cesedini bile bırakmadığını, yatakhaneye sürükleyip götürerek bıçakla parça parça doğradığını işitmişti. Böylesine acımasız bir yöntem, sırf duyulmasıyla bile insanın içine dehşet salıyordu!
Bu nedenle akademi büyüğünün Fang Yuan'a bakışında o anda türlü türlü duygular vardı.
Bir yandan Fang Yuan'ın hayata karşı kayıtsızlığına hayret ediyor, buz gibi sert zihnine şaşıyordu. Öte yandan da biraz takdir duyuyordu; Fang Yuan sanki doğuştan savaşmak için yaratılmıştı. Ay Işığı Gu'yu daha yeni kavramışken onu insan öldürmek için kullanabilmişti. Sıradan bir genç, hatta A sınıfı dehaların çoğu bile bunu yapamazdı. Bu, savaş yeteneğiydi! Eğer iyi yetiştirilip klan için savaşırsa düşmanın kâbusu olabilirdi.
Üçüncü olarak ise kaygı ve baş ağrısı hissediyordu.
Kaygısının nedeni, bu olaydan sonra Fang Yuan'ın havasının daha da kabarıp artık bastırılamamasıydı. Bu Fang Yuan'ın cesareti de fazlaydı; klan kurallarını çiğneyip akademide Gu kullanmakla kalmamış, bunun sonucunda birini de öldürmüştü. Mutlaka dizginlenmeliydi; yoksa akademiyi daha nasıl yönetecekti?
Başını ağrıtan ise işin nasıl sonuçlandırılacağıydı; sonuçta mesele klanın Mo koluna dokunuyordu.
“Fang Yuan, seni neden çağırdığımı biliyor musun?” Akademi büyüğü ağır bir sesle odadaki sessizliği bozdu.
“Biliyorum.” Fang Yuan başını salladı. “Akademide Ay Işığı Gu'yu kullandım ve klan kurallarını ihlal ettim. Kurallara göre ilk ihlalde otuz ilksel öz taşı tazminat cezası verilmesi gerekir.”
Önemliyi bırakıp önemsizi öne sürüyor, Gao Wan'ın ölümünden hiç söz etmiyordu.
Akademi büyüğü bir an afalladı; Fang Yuan'ın böyle cevap vermesini beklemiyordu.
Yüzü karardı ve soğukça homurdandı. “Benim önümde aptala yatma! Sana Gao Wan'ın ölümünü soruyorum. Ne oldu?”
Fang Yuan gözlerini kıstı. “Hmph! Gao Wan denen adam haddini aşarak efendisine başkaldırdı, niyeti de kötüydü. Dün gece kapımı tutmakla kalmadı, beni öldürmek de istedi. Kendimi savunmak için çaresizce Ay Işığı Gu'yu kullandım ve şans eseri bu haydudu öldürdüm. Bu adamın başka bir dağ köyünden gönderilmiş casus olmasından ciddi biçimde şüpheleniyorum. Büyüğümüzün gerçeği ayırt etmesini rica ederim!”
Akademi büyüğü bunları duyunca kaşlarını çattı; bir an ne söyleyeceğini bilemedi.
Gao Wan artık ölmüştü; Fang Yuan istediğini söyleyebilirdi. Sonuçta o başka soyadlı biriydi, klan üyesi değildi; ölmesi akademi büyüğünün umurunda değildi. Onu kaygılandıran Mo klanının tepkisiydi. Gao Wan Mo klanının hizmetkârıydı ama akademide ölmüştü. Akademiyi yöneten kişi olarak Mo klanına bir açıklama borçluydu.
Bir süre düşündükten sonra akademi büyüğü Fang Yuan'a sertçe bakıp sordu: “O hâlde şunu sorayım. Gao Wan'ın cesedini nasıl hallettin?”
Fang Yuan'ın dudaklarında acımasız bir soğuk gülümseme belirdi. “Gao Wan'ın cesedini parçalayıp doğradım, tahta bir kutuya doldurdum. Şafak söktüğünde de Mo klanının arka kapısına bıraktım.”
“Ne?!” Akademi büyüğü öylesine şaşırdı ki neredeyse yerinden fırlayacaktı.
Fang Yuan, başkasının hizmetkârını öldürmekle kalmamış, cesedi parçalayıp Mo klanının arka kapısına bırakmıştı. Bu düpedüz açık bir meydan okumaydı!
Meseleyi yatıştırmaya çalışan akademi büyüğü için bu, kelimenin tam anlamıyla korkunç bir haberdi.
Fang Yuan yalnızca küçücük bir birinci kademe Gu ustasıydı; koskoca Mo klanı buna nasıl tepki verecekti?
Akademi büyüğünün başı bunu düşününce zonklamaya başladı; iş artık kontrolünden çıkmıştı. Bu Fang Yuan tam bir bela mıknatısıydı!
“Ah, olan oldu; artık fazla konuşmanın anlamı yok. Önce sen çık. Birkaç gün içinde cezan belli olur, kendini hazırlasan iyi edersin.” Büyüğün zihni karmakarışıktı. Elini sallayarak Fang Yuan'ı gönderdi; sakinleşip nasıl karşılık vereceğini dikkatle düşünmesi gerekiyordu.