Reverend Insanity

Bölüm 34 · Söv Dur

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

“Hm?” Mo Yan kaşlarını çattı; at yüzünde öfke anında belirdi. Sonunda Fang Yuan’ın kendisini oyuna getirdiğini anlamıştı.

“Hah, ne cüret! Bu ablanı kandırmaya bile cesaret ediyorsun!” Böyle derken sağ elini uzatıp içeri girerek Fang Yuan’ı yakalamaya yeltendi.

Fang Yuan bir adım bile geri atmadı, başını kaldırıp kahkaha attı. “Mo Yan, bunu iyi düşün!”

Mo Yan’ın hareketi bir anda durdu. Hâlâ kapının dışındaydı; uzattığı sağ eli havada asılı kaldı. Yüzünden tereddüt ve kızgınlık geçti.

Klanın bununla ilgili açık kuralları vardı. Öğrenciler akademide koruma altındaydı; hiç kimse izinsiz yatakhaneye girip öğrenciyi yakalayamazdı. Mo Yan bugün Fang Yuan’a yalnızca küçük bir ders verip acıyı tattırmak istiyordu. Klan kurallarını çiğneme riskini kesinlikle üstlenmek istemiyordu.

“Yalnız ben kuralı çiğnesem neyse. Asıl aileyi ve dedemi işin içine çekmekten korkuyorum.” Bunu düşününce Mo Yan elini öfkeyle geri çekti.

Odadaki Fang Yuan’a baktı; gözleri fal taşı gibi açıktı. Bakışındaki öfke ateşe dönüşse Fang Yuan’ı bir anda küle çevirebilirdi.

“Seni hiç kandırmadım. Seni Fang Yuan’ı bulmaya götüreceğimi söyledim, şimdi de onu buldun. Görünüşe göre bana söyleyeceklerin var.” Fang Yuan ellerini arkasında birleştirmiş, hafifçe gülümsüyordu. İkinci kademe bir Gu ustasının heybetinden zerre kadar korkmadan Mo Yan’ın öfkeli bakışlarını doğrudan karşıladı.

Onunla Mo Yan arasında yalnızca bir adım vardı. Biri odanın içinde, diğeri dışındaydı.

Ama işte bu mesafe, aşılması imkânsız bir uçurum kadar uzaklaşmıştı.

“Hehehe, Fang Yuan, Fang Yuan... Klan kurallarını epey iyi incelemişsin.” Mo Yan öfkesini bastırıp buz gibi bir gülümseme takındı. “Ne yazık ki kurallara dayanarak yalnızca biraz zaman kazanabilirsin. Yatakhaneden sonsuza dek çıkamazsın. Bakalım bu ablanın önünde ne kadar saklanabileceksin!”

Fang Yuan kahkaha atıp küçümseyerek baktı. “Ben de senin kapımı ne kadar tutabileceğini görmek istiyorum. Ah, gece oldu bile. Benim yatacak yatağım var; ya senin? Yarın derste görünmezsem akademi büyüğü soruşturduğunda ona ne söyleyeceğimi sence?”

“Sen!” Mo Yan öfkeden patladı, parmağıyla Fang Yuan’ı gösterdi. Her an harekete geçecek gibiydi. “Gerçekten içeri girip seni yakalamaya cesaret edemeyeceğimi mi sanıyorsun?”

Gıcır.

Fang Yuan yatakhane kapısını tamamen açtı. Dudaklarının kenarında bir gülümseme vardı; gözleri karanlık bir gölet gibi sakindi. Sesinde durumu avucunda tuttuğuna dair sarsılmaz bir güven vardı. Mo Yan’a hem meydan okur hem de gerçeği söyler gibi konuştu: “Öyleyse yap.”

“Hehehe...” Mo Yan aksine sakinleşti. Gözlerini kısarak Fang Yuan’a baktı. “Beni kışkırtıp tuzağa düşüreceğini mi sanıyorsun?”

Fang Yuan omuz silkti. Mo Yan’ın mizacını çoktan çözmüştü.

Kapıyı kapatsaydı ya da yarı kapalı bıraksaydı Mo Yan’ın zorla içeri girme ihtimali en az yarı yarıyaydı. Ama kapıyı bilerek ardına kadar açınca Mo Yan tam tersine sakinleşmiş, daha çok çekinmeye başlamıştı. Zorla girmesi artık neredeyse imkânsızdı.

Beş yüz yıllık tecrübe ona insan doğasının zayıflıklarını çoktan göstermişti.

Rahatça arkasını döndü ve sırtını bütünüyle Mo Yan’a açtı. Mo Yan o anda üzerine atılsa onu tek hamlede yakalama ihtimali çok yüksekti. Ama kapının dışında kıpırdamadan durdu; sanki önünde görünmez bir dağ vardı.

Fang Yuan yatağın üzerinde bağdaş kurana kadar Mo Yan öfkeyle ona bakıp dişlerini gıcırdattı; yine de elini sürmedi.

“İnsanın acınası yanı da bu.” Fang Yuan bağdaş kurmuş, kapının dışında aptal gibi dikilen Mo Yan’a bakarken içinden geçirdi. “Bazen insanı harekete geçmekten alıkoyan şey maddi bir engel değil, zihnindeki zincirlerdir.”

Yetişim seviyesi bakımından Fang Yuan şu anda kesinlikle Mo Yan’ın rakibi değildi. Ama Mo Yan ikinci kademe yetişim seviyesine sahip olmasına rağmen yalnızca ona bakabiliyor, harekete geçmeye cesaret edemiyordu.

Fang Yuan’dan yalnızca birkaç adım uzaktaydı. Kapı ardına kadar açık, önünde hiçbir engel yoktu. Gerçekte elini kolunu bağlayan kişi kendisiydi.

“İnsan dünyayı tanımak ve kuralları bilmek için binbir yöntemle öğrenir; amacı bu kuralları kullanmaktır. Eğer kuralların kendisi insanı bağlar, öğrendikleri yüzünden eli kolu bağlanırsa asıl trajedi budur.” Fang Yuan Mo Yan’a son kez baktı, sonra gözkapaklarını yavaşça kapatıp bilincini ilksel öz denizine daldırdı.

“Bu Fang Yuan benim gözümün önünde yetişim yapıyor! Beni zerre kadar ciddiye almıyor!!” Bu manzarayı gören Mo Yan’ın göğsü öfkeden daraldı, neredeyse kan kusacaktı.

Hemen içeri dalıp Fang Yuan’a birkaç yumruk indirmeyi delicesine istiyordu!

Ama bunu yapamayacağını biliyordu.

Mo Yan bir anda hafif bir pişmanlık duydu. Kapının dışında dururken kendini kaplanın sırtına binmiş, inemeyen biri gibi çıkmazda hissediyordu.

Böylece vazgeçmeye gönlü razı değildi, ama gururu da durumu kabullenemiyordu. Bunca insanı toplayıp Fang Yuan’a ders vermeye gelmişti; sonuçta rezil olan kendisi olmuştu.

Üstelik bir aile kölesi de onu izliyordu.

“Lanet olsun! Fang Yuan denen bu pis çocuk hiç uyum sağlamıyor, hem de fazlasıyla kurnaz!” Mo Yan öfkeyle düşünüp kapının önünde bağırıp sövmeye başladı; amacı Fang Yuan’ı dışarı çıkarmaktı.

“Fang Yuan, seni küçük piç! Cesaretin varsa dışarı çık!”

“Fang Yuan, erkeksen yaptığının arkasında dur! Şimdi kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmişsin; insan senden tiksinir!”

“Bu ablanın karşısında rol yapmayı bırak. Aklın varsa hemen sürünerek dışarı çık!”

“Seni korkak, işe yaramaz zavallı!!”

Fang Yuan kulak asmıyor, tek bir tepki bile vermiyordu.

Mo Yan bir süre sövdü ama eskiden söverken duyduğu ferahlığın zerresini hissedemedi; tersine içi giderek daha da sıkılıyordu.

Kendisini gitgide bir soytarı ya da sokak kavgacısı kadın gibi hissediyordu. Kapının önünü tutmak bile itibarını düşürüyordu.

“Aaaah, beni delirtecek!” Mo Yan çileden çıktı ve sonunda kışkırtmaktan vazgeçti.

“Fang Yuan, ayın birinden kaçarsın ama on beşinden kaçamazsın.” Öfkeyle ayağını yere vurup istemeye istemeye ayrıldı. Gitmeden önce bir emir daha attı: “Gao Wan, burada kal ve gözünü ondan ayırma! Bu ablan onun hiç dışarı çıkmayacağına inanmıyor.”

“Emredersiniz!” İri yapılı aile kölesi Gao Wan hemen cevap verdi ve Mo Yan’ın gidişini gözleriyle uğurladı. İçindeyse acı acı söyleniyordu. Dağ geceleri nemli ve soğuktu; bütün gece burada nöbet tutarsa kolayca üşütüp hastalanabilirdi. Tam anlamıyla berbat bir işti.

Şar şar şar...

İlksel öz denizinde gelgit yükselip alçalıyor, dalgalar doğup sönüyordu.

Bronz renkli ilksel öz su gibi toplanıyor, Fang Yuan’ın iradesiyle dalgalar hâlinde çevredeki öz açıklığı duvarlarına durmaksızın çarpıyordu.

Birinci kademe ilk aşama bir Gu ustasının öz açıklığının çevre duvarları beyaz ışık zarından oluşurdu. Şimdi bronz ilksel özün darbeleri altında renkli ışıklar parlıyor, tarif edilmesi güç bir ahenk doğuyordu.

Zaman damla damla akıyor, bronz ilksel öz denizinin seviyesi de yavaşça düşüyordu.

Başlangıçtaki yüzde kırk dörtten yüzde on ikiye indi.

“Bir Gu ustası seviyesini yükseltmek istiyorsa ilksel özünü sürekli harcayıp öz açıklığını beslemek zorundadır. İlk aşamadaki Gu ustasının açıklık duvarı ışık zarıdır, orta aşamadakinin su zarı, yüksek aşamadakinin taş zarı. İlk aşamadan orta aşamaya yükselmek istiyorsam ışık zarı duvarlarını durmadan yıkayıp besleyerek su zarı duvarlarına dönüştürmeliyim.”

Önceki hayatındaki beş yüz yıllık anılar, Fang Yuan’ın bu dönemdeki yetişim üzerinde kusursuz bir hâkimiyete sahip olmasını sağlıyordu.

Gözlerini yavaşça açtı.

Artık gecenin derin saatleriydi.

İnce hilal gece göğünde yüksekte asılıydı; su gibi beyaz ay ışığı döküyordu.

Kapı açıktı. İçeri süzülen ay ışığı Fang Yuan’a Dünya’dan ünlü bir şiiri hatırlattı: “Yatağımın önünde parlak ay ışığı; yerde kırağı sanırsın.”

Gece rüzgârı hafifçe esti, serinlik getirdi.

Fang Yuan’ın ısıyı koruyan bir Gu’su yoktu. Yalnızca on beş yaşındaki bedenine güveniyordu; o bile istemsizce hafifçe titredi.

Dağ gecesi gerçekten soğuktu.

“Pis çocuk, sonunda gözlerini açtın. Ne zamana kadar yetişim yapacaksın?! Hemen dışarı çık. Başını uzatsan da bıçak, çeksen de; bundan kaçamazsın. Bizim Genç Efendi Mo Bei’yi dövdün. Büyük Hanım’ın sana ders vermesi yalnızca zaman meselesi.” Fang Yuan’ın nihayet kıpırdadığını gören, kapıda bekleyen gözde köle Gao Wan hemen canlandı.

Fang Yuan gözlerini kıstı. Görünüşe göre o ikinci kademe kadın Gu ustası çoktan gitmişti.

“Pis çocuk, duymadın mı? Hemen dışarı sürün! Senin odan var, yatağın var; ben ise bu avluda dikilmek zorundayım. Çıkmazsan içeri dalacağıma inanmıyor musun?!” Fang Yuan’ın tepki vermediğini gören Gao Wan tehdit etti.

Fang Yuan hâlâ kıpırdamadı.

“Lanet olası şey, hemen dışarı çık ve teslim ol! Mo kolunu gücendirdin; bundan sonra gün yüzü göremeyeceksin. Hemen Büyük Hanım’ın önünde diz çöküp özür dile; belki seni bağışlar.” Gao Wan sövmeye devam etti.

Fang Yuan duymazdan geldi. Para kesesinden ağır ağır bir ilksel öz taşı çıkarıp avucunda tuttu, sonra gözlerini yeniden kapattı.

Gao Wan onun yetişime devam edeceğini görünce paniğe kapıldı ve ağzına geleni saydı: “Sen yalnızca C sınıfı yatkınlığa sahip bir hiçsin; en fazla ikinci kademe Gu ustası olursun. Ne diye yetişim yapıp duruyorsun? Tek başına bütün Mo koluna nasıl karşı koyacaksın? Çocuk, sağır mısın? Bu efendinin söylediklerini duymuyor musun?!”

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap