Bölüm 1.659 · Deniz Pazarı’ndaki Taş Kumarhanesi
- Kaynak eser
- Reverend Insanity
- Özgün yazar
- Gu Zhen Ren
- Çevirmen
- MHBD Çeviri
Sekizinci kademe ölümsüz Gu evi Liyakat Dikilitaşı’nın önünde Fang Yuan gelişigüzel bir hareketle bir Bilgi Yolu ölümlü Gu’su bıraktı.
Bu Gu’nun içinde, daha önce küçük adada kara yağ toplarken yaşadıklarını ve Liyakat Sıralaması üzerine yaptığı doğrulamayı açıkça kaydetmişti. Daha sonra buraya dönen Gu ölümsüzleri mutlaka bu bilgiyi görecekti.
Bu bilgiyi saklamanın hiçbir gereği yoktu.
Birincisi, diğerleri zaten tahminde bulunmuştu. İkincisi, bu tahmini doğrulamak son derece kolaydı.
Madem öyleydi, onlar doğrulamadan önce gerçeği Fang Yuan’ın açıklaması daha iyiydi.
“Ya da... daha açık söylemek gerekirse bu sır zaten sır değil. Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi bu hakiki mirası insanları iyiliğe yöneltmek için özellikle böyle düzenlemiş olmalı.”
Bu, Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi’nin tarzına uygundu.
Bu noktada Fang Yuan artık Cennet Toprak Hakiki Mirası’nın gerçekliğinden zerre kadar şüphe etmiyordu.
Gu ustalarının ve Gu ölümsüzlerinin kendi miraslarını bırakması bu dünyanın en büyük kültürel özelliklerinden biriydi.
Her miras sahibinin kişisel izini taşır, tarzını korur ya da güçlü bir son arzu içerirdi.
Örneğin Çiçek Şarabı Gezginci’nin bıraktığı miras. Onun amacı Gu Yue Dağ Köyü’nden intikam almaktı; ölmüş olsa bile intikam istiyordu. Bu yüzden geride bıraktığı ışık ve gölge görüntüleri yıllar önce Gu Yue klan liderinin yenilişini tekrar gösteriyor, ardından yeraltı tünellerini ortaya çıkarıyor ve sonunda Fang Yuan’ı Gu Yue Dağ Köyü’nün ilksel kaynağını yok etmeye yönlendiriyordu.
Bir diğer örnek Seksen Sekiz Köşeli Gerçek Yang Kulesi’ydi. Bu, Dev Güneş Ölümsüz Yücesi’nin bıraktığı Şans Yolu hakiki mirasıydı. Asıl amaç Kuzey Ovası’ndaki altın soyların tamamının hâkimiyetini sürdürmekti; Dev Güneş Ölümsüz Yücesi’nin kendi soyundan gelenlere sağladığı bir yarardı.
Hei Fan Hakiki Mirası da vardı. Hei Fan başlangıçta bütün mirasını torununa bırakmayı düşünmüştü, ama kaderin oyunu yüzünden bu gerçekleşmemişti.
Bir de Gölge Tarikatı Hakiki Mirası vardı. Hayalet Ruh Şeytani Yücesi başarısız olup Göksel Saray tarafından yakalanmasaydı böyle bir hakiki miras asla ortaya çıkmazdı. Ama işler umulduğu gibi gitmedi. O yakalandıktan sonra Fang Yuan onun yerini aldı; Fang Yuan’ın gücünü artırmak ve çaresiz bir durumun içinden ufacık da olsa bir umut çıkarmak için Gölge Tarikatı Hakiki Mirası doğdu.
Her miras farklıydı. Cennet Toprak Hakiki Mirası da diğerlerinden bütünüyle farklıydı; sakinlik, iyi niyet, aydınlık ve sıcaklıkla doluydu.
“Bir gün ben de başarısız olur, ölür ve bütün çabalarıma rağmen hiç umudum kalmazsa, ben de bir miras bırakırım.” Fang Yuan’ın düşünceleri uzağa gitti. Öte-Dünya Şeytanı olsa bile burada bu kadar uzun süre yaşamış, mücadele etmiş ve savaşmıştı; çoktan bu dünyanın bir parçasına dönüşmüştü.
Eğer Fang Yuan Hakiki Mirası’nı bırakacak olsaydı, kendisinden sonra gelenleri ebedî yaşamın peşinden koşmaya devam etmeye teşvik ederdi.
Zaman hızla geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar yetmiş seksen gün geride kaldı.
Bu süre boyunca Fang Yuan pek çok görev daha yaptı ve Liyakat Sıralaması’ndaki adı daima üst sıralarda kaldı.
Şapır şapır...
Gelgit yükselip alçalıyor, balıksı ve nemli deniz rüzgârı yüzüne vuruyordu. Fang Yuan bu kez deniz pazarına gelmişti.
Kabul ettiği görev, bu deniz pazarındaki sahtekâr bir tüccarı cezalandırmaktı.
Doğu Denizi’nde deniz pazarları son derece yaygındı. Ölçeklerine göre küçük, orta, büyük ve süper deniz pazarı olmak üzere dörde ayrılırlardı. Zamana göre ayrıldıklarında ise geçici ve sabit deniz pazarları vardı.
Deniz pazarları yetişim malzemelerinin toplandığı ve takas edildiği yerlerdi; bu cennette de deniz pazarları bulunuyordu.
Bu deniz pazarı sabit bir konumdaydı. Yıl boyunca açık değildi ama yılın büyük kısmında faaliyetteydi.
Deniz pazarının çekirdeği küçük bir adaydı. Bu ada yılın yaklaşık yarısında sular altında kalır ve o dönemde pazar kapanırdı. Ada suyun üstüne çıktığındaysa deniz pazarı açılırdı.
Adanın dışında çoğu gemi biçiminde çok sayıda Gu evi bulunuyordu. Güverteler, demir zincirler ve benzeri yapılarla birbirlerine bağlanarak dış deniz pazarını oluşturuyorlardı.
Fang Yuan güvertede yürürken etrafı insan kalabalığıyla doluydu.
İnsan Gu ustaları da vardı, Deniz İnsanları da.
Üstelik Deniz İnsanlarının sayısı çok fazlaydı, neredeyse toplamın yarısını oluşturuyordu. Böyle bir manzara Beş Bölge’de son derece enderdi. Sonuçta insanlık üstün konumdaydı; diğer insansı ırklar dışlanıp bastırılıyor, yaşam alanları son derece dar tutuluyor ve başlarını eğerek yaşamak zorunda kalıyordu.
“Gelin, bakın! En kaliteli kristal mercanlar burada!”
“Nehir Arabası Gu evinden yalnızca üç tane kaldı, almak isteyen acele etsin!”
“Büyük Parlaklık Çamuru alıyorum, ne kadar varsa hepsini!”
Satıcıların bağırışları, alışveriş sesleri ve pazarlıklar Fang Yuan’ın kulaklarına yoğun bir uğultu hâlinde doluyor, ayrı bir hareketlilik yaratıyordu.
Çok sayıda Gu ustası güvertelerde irili ufaklı tezgâhlar açmıştı; satış yapan ölümlülerin sayısı çok azdı.
Fang Yuan bir Gu evinden diğerine geçip deniz pazarının tam merkezindeki ana adaya doğru yürüdü.
Zaten araştırmıştı. Bu görevde ağır biçimde cezalandırılması gereken sahtekâr tüccar tam da merkez adadaydı.
Elbette görevi tamamlamak Fang Yuan’ın ikinci hedefiydi; asıl amacı bilgi toplamaktı.
Bu deniz pazarı Şeytanı Bastıran Pişmanlık Ağlayış Denizi’ne en yakın pazardı. Çok sayıda Gu ustası ve güç burada toplanıyordu; Pişmanlık Gu hakkında ipucu bulma ihtimali yüksekti.
Buraya geleli epey zaman geçmiş olmasına rağmen Fang Yuan bir kez bile Şeytanı Bastıran Pişmanlık Ağlayış Denizi’ne girememişti.
Gu ölümsüzlerinin bu cennette hareket özgürlüğü fazla değildi.
İlk görevde olduğu gibi Fang Yuan yalnız küçük adanın çevresinde dolaşabilmiş, belirli bir mesafenin ötesine geçememişti. Her görevin bulunduğu yerde böyle bir kısıtlama vardı.
Liyakat Dikilitaşı’na dönmekse çok kolaydı. Gu ölümsüzünün zihninden arka arkaya üç kez “geri dön” demesi yeterliydi.
Bu ayrıntı bile Fang Yuan’a Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi’nin yöntemlerinin derinliğini hissettiriyordu. Fang Yuan’ın temeli son derece güçlü, yetişim seviyesi sekizinci kademe olmasına rağmen Cennet Toprak Ölümsüz Yücesi’nin düzenlemelerini hâlâ çözememişti. Üstelik Liyakat Dikilitaşı’nı ve bu cenneti incelemekten hiçbir zaman vazgeçmemişti.
Bunun dışında Gu ölümsüzleri arasındaki iletişim de kısıtlanmıştı. Öncelikle Sarı Hazine Göğü’ne bağlanamıyor, dış dünyayla iletişim kuramıyorlardı. İkincisi birbirleriyle de istedikleri anda haberleşemiyorlardı. Çaresiz kalınca Liyakat Dikilitaşı’nın önüne Bilgi Yolu ölümlü Gu’ları bırakmak gibi kaba bir yöntem bulmuşlardı.
“Burası olmalı.” Bir süre sonra Fang Yuan durdu.
Önünde bir taş kumarhanesi vardı. Kapının üzerindeki tabelada “Altın Yeşim Evi” yazıyordu.
Altın Yeşim Evi adanın merkezindeydi ve bu deniz pazarının en yüksek standartlı işletmelerinden birini temsil ediyordu. Her Gu ustası merkez adaya öylece giremezdi; girişte sıkı kontroller vardı.
Ama ölümlülerin yöntemleri Fang Yuan’a nasıl engel olabilirdi?
“Ben de biraz taş kumarı oynasam fena olmaz.” Fang Yuan içinden güldü.
Sahtekâr tüccarı ağır cezalandırmak onu öldürmek demek değildi. Fang Yuan bir dönem tüccarlık yapmış, bizzat taş kumarhanesi işletmişti. Bir taş kumarhanesi sahibinin canını asıl neyin acıtacağını çok iyi biliyordu.
Bunu düşünerek içeri adım attı.
Tam o anda zihninin derinliklerinden bazı anılar tekrar yükseldi...
“Hahaha, kim benimle taş kumarında kapışacak? Azize bile korktu, siz hâlâ cesaret ediyor musunuz?” İri yapılı bir Deniz İnsanı küstahça bağırıyordu.
Çevresinde çok sayıda insan Gu ustası ve Deniz İnsanı vardı. Deniz İnsanlarının büyük kısmı ona öfkeyle bakıyor, dişlerini sıkmaktan başka bir şey yapamıyordu.
“Şu Lu Da gerçekten nefret uyandırıcı! Deniz pazarında Azize’yi açıkça kışkırtıyor!”
“Kendi başına o cesareti yok. Arkasındaki Soğuk Gelgit Kabilesi lideri ona destek veriyor.”
“Böyle giderse iyi olmayacak. Azize’nin itibarı çok zarar görecek. Ne yapacağız?”
Mavi Pullulu ve Kırmızı Pullulu iki muhafız kaygılıydı.
“Ne önemi var?” Xie Han Mo hafifçe gülümsedi. “Bırakın bağırsın. İtibarım ne kadar zarar görürse görsün temelimi sarsamaz. Karşı taraf böyle bir yöntemle beni kışkırtmaya çalışıyorsa bu onların paniğe kapıldığını gösterir. Biz ortaya çıkmayalım, planımızı adım adım uygularsak kazanırız.”
Onun sözleri üzerine Mavi Pullulu ve Kırmızı Pullulu muhafızlar bir anda aydınlanmış gibi oldu.
“Azize her şeyi en net gören kişi. Doğru, Lu Da yalnızca gülünç bir soytarı.”
“Ama Azize’nin böyle haksızlığa uğramasına yine de dayanamıyorum. Biz Deniz İnsanları arasından çıkıp Lu Da’ya karşı koyabilecek kimse yok mu?”
Xie Han Mo gülümsedi. “Lu Da sonuçta dördüncü kademe bir uzman. Bu deniz pazarında on yılı aşkın itibarı var. Hiçbir Deniz İnsanının öne çıkmamasını anlayabiliyorum; hoşgörülü olmalıyız.”
Sözleri biter bitmez bütün alanı bir ses doldurdu: “Ben seninle oynayacağım!”
Kimdi bu?
Lu Da’nın kudretine meydan okumaya kim cesaret ediyordu?
Herkes başını çevirdi. Kalabalığın arasından bir insan Gu ustasının çıktığını gördüler.
Xie Han Mo bir an dondu. Mavi Pullulu ve Kırmızı Pullulu muhafızlar aynı anda seslendi: “Kurtardığımız o insan Gu ustası!”
Deniz İnsanı Gu ustası Lu Da da şaşırmıştı. Kaşlarını çattı, Fang Yuan’a dik dik bakıp derin bir sesle konuştu: “İnsan Gu ustası, bu bizim Deniz İnsanlarının meselesi. Bu bulanık suya girmene gerek var mı?”
“Açık konuşayım. Azizeniz bir zamanlar hayatımı kurtardı. Ben de bugün borcumu ödemeye geldim.” Fang Yuan’ın tavrı kararlıydı; Lu Da’nın gözlerinin içine korkusuzca baktı.
“Bu çocuk...”
“Demek boşuna kurtarmamışız.”
Mavi Pullulu ve Kırmızı Pullulu muhafızlar başlarını salladı.
Xie Han Mo ise iç çekti. “Dışarı çıkalım. O bir yabancı; bizim yüzümüzden boş yere kendini feda etmesine izin veremeyiz.”
Mavi Pullulu ve Kırmızı Pullulu şaşırıp hemen engellemeye çalıştı. “Azize, durumu az önce siz analiz ettiniz. Şimdi ortaya çıkamazsınız. Çıkarsanız karşı tarafın hesabına gelirsiniz.”
Meydanın ortasında Lu Da’nın yüzü vahşileşti; öfkeden gülmeye başladı. “Güzel! İnsan Gu ustası, madem ölümü kendin arıyorsun beni suçlama. Taş kumarının kurallarını zaten açıkça söyledim. Hadi. Önce sen seç. Bakalım kimin çıkardığı Gu daha üstün olacak!”
“Önce sen seç.” Fang Yuan’ın gözlerinde ışık parladı; sakin bir gülümseme gösterdi.
İlk karşılaşma son derece kısa sürdü ve Fang Yuan kazandı.
İkinci karşılaşma daha uzun sürdü, kazanan yine Fang Yuan’dı.
“İnsan Gu ustası, seni küçümsemişim. Adını söyle; adını hatırlamama değecek kadar iyisin.” Lu Da’nın yüzü ciddileşti, Fang Yuan’a artık başka gözle bakıyordu.
“Ben Gu Yue Fang Yuan’ım, iyi hatırla. Ben de bir zamanlar taş kumarhanesi işlettim.” Fang Yuan birden sesini yükseltti. “Son tur. Buyur, seç.”
Lu Da sessizce bir taş seçti. Ardından birden harekete geçti ve meydandaki diğer bütün taşları paramparça etti.
“Hile yapıyorsun!” Fang Yuan’ın yüzü değişti.
Lu Da kahkaha attı. “Ne hilesi? Açıkça söyledim; kumarın iki tarafı birbirine saldıramaz. Ama bu taşları kapsamıyor! Şimdi elimde bir taş var ve içinde bir Gu olduğundan eminim. Senin ellerinse boş. Benim Gu’m ister canlı ister ölü olsun, sen kesinlikle kaybettin. Çocuk, yalnızca üçüncü kademe yetişim seviyesiyle böyle bulanık suya girmeye cesaret ediyorsun; hem de on yılı aşkın süredir benim yönettiğim deniz pazarında. He he he, kendi canına kıy da elimi kirletmeyeyim.”
Fang Yuan yumruklarını sıktı, ölümüne karşılık vermek üzereydi.
“Durun.” Bir ses duyuldu. Seyirciler iki yana açıldı. Xie Han Mo yüzü buz kesmiş hâlde kararlı adımlarla meydana girdi.