Reverend Insanity

Bölüm 895 · Kasten Fark Edilmek

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Yaklaşık yarım ay gizlice plan yaptıktan sonra Fang Yuan küçük bir adaya geldi.

Doğu Denizi'nde sayısız ada vardı. Fang Yuan'ın ayak bastığı türden küçük adaların sayısı milyonları, hatta on milyonları buluyordu.

Bu küçük adaların büyük kısmı ıssızdı. Fakat bu adada insanlar yaşıyordu.

Adada üç balıkçı köyü vardı ve yetişim seviyesi en yüksek kişi yalnızca üçüncü kademedeydi.

Fang Yuan bedenini gizleyerek kavurucu güneş altında, hiçbir şey yokmuş gibi köylerden birinin içinde dolaştı.

Çevresindekilerin büyük çoğunluğu sıradan ölümlülerdi. Arada bir birinci ya da ikinci kademe bir iki Gu ustası görülüyor ve sıradan insanların saygılı bakışlarını üzerine çekiyordu.

Fang Yuan'ın elindeki yöntemler, Güney Sınırı'nda olduğu zamana kıyasla artık yerle gök kadar farklıydı.

Köyün içinde iki-üç tur dolaştığı hâlde çevresindekilerin hiçbiri onun varlığını fark edemedi.

“Burası Li Klanı Köyü olmalı.” Fang Yuan uzun süre gözlem yaptı, sonra önceki hayatındaki anılarıyla karşılaştırıp doğru yeri bulduğuna karar verdi.

Elbette bu küçük balıkçı köyünün adı şimdilik Li Klanı Köyü değildi.

Fakat önceki hayatında, beş yüz yıl sonra burada son derece efsanevi bir Gu ölümsüzü doğacaktı: Li Xiao Yao.

Bu küçük balıkçı köyü de onun yüzünden adını değiştirip Li Klanı Köyü diye anılacaktı.

Tabii Li Xiao Yao henüz doğmamıştı. Önceki hayattaki zamana göre doğmasına daha iki yüz yıldan fazla vardı.

Fang Yuan küçük balıkçı köyünün doğru yer olduğunu kesinleştirdikten sonra köyden çıkıp deniz kıyısındaki uçuruma geldi.

Uçurumun üzerinde sayısız mağara vardı; yüzlerce, binlerce deniz kuşu burada yuva yapıyordu. Bu kuşlar topraklarına karşı son derece saldırgandı. Bir Gu ustası ya da iri bir canlı buraya girip onları tehdit ettiğinde kuş sürüleri topluca saldırırdı.

Bu nedenle köy halkı bile buraya pek gelmezdi. Arada sırada bazı Gu ustaları şifalı ot toplamak ya da kuş yumurtası çalmak için içeri girerdi.

Buradaki kuş sürüleri karmaşıktı; ondan fazla yüz canavar sürüsünün birleşimi gibiydi ve tek bir kuş türünden oluşmuyordu.

Bu küçük adada Gu ustalarına sahip insan ırkı mutlak egemen değildi.

“Li Xiao Yao'nun Biyografisi'ndeki kayda göre çocukken Li Xiao Yao, kendisinden büyük çocukların zorbalığına sık sık uğrar, bu yüzden sürekli buraya saklanırmış. Burada tesadüfen gizli ve küçük bir mağara bulmuş, onu kendine ait küçük bir gizli üs olarak kullanmış.”

Uçurumun üzerinde oyuklar ve mağaralar her yeri kaplıyordu; irili ufaklı sayısız boşluk vardı.

Li Xiao Yao'nun mağarasını bulmak doğal olarak hiç kolay değildi.

“Fakat burası kuş sürülerinin hâkimiyetinde olduğuna göre Li Xiao Yao içerilere giremezdi. Mağarası dış kısımda olmalı.”

Fang Yuan hazırlıklı gelmişti. Bir süre aradıktan sonra ilk aşamada yüzden fazla hedef seçti.

Öğle vakti tepedeki güneş yavaş yavaş batıya kayarken Fang Yuan sonunda gerçek hedefini buldu.

Bu mağara büyük değildi; Xing Xiang Zi'nin şu anki beden ölçüsüyle bile içine giremiyordu. Sekiz kollu ölümsüz zombi olan gerçek bedeninden söz etmeye bile gerek yoktu.

Neyse ki Dönüşüm Ölümsüz Gu'su vardı.

Fang Yuan bedenini daha da küçültüp mağaranın içine girdi.

Mağara nemliydi. Akşamüstünün son ışıkları içeri çok az sızıyordu. Dar mağarada kısa bir süre ilerledikten sonra en derin kısmına ulaştı. Buradaki alan epey genişti.

Uçurumun dışındaki deniz rüzgârı, duvarlardaki küçük deliklerden içeri doluyor ve uğuldayan bir ses çıkarıyordu.

Fang Yuan istemeden Li Xiao Yao'nun Biyografisi'ndeki anlatımı hatırladı. Çocukluk yıllarında Li Xiao Yao'nun yaşadığı sıkıntılar anlatılıyordu: sık sık zorbalığa uğruyor, bu mağaraya saklanıp sessizce ağlıyor ve aynı zamanda rüzgârın bu iniltisini dinliyordu.

Bu durum çok uzun süre devam etmişti. Ta ki bir gün kader aniden yön değiştirene ve Li Xiao Yao'nun efsanesi böyle başlayana kadar.

Kaderin bu dönüm noktası, mağara duvarının köşesindeki küçük bir delikti.

Li Xiao Yao bir gün yine buraya saklanıp köşede dinlenmişti. Küçük delik aniden çöktü; Li Xiao Yao uçurumun içine doğru düşüp derinlere indi, sonra içerideki deniz akıntısına kapılıp sürüklendi.

Fang Yuan'ın bu yolculuktaki amacı, önceki hayatındaki Li Xiao Yao'nun tesadüfünü aynen tekrarlamaktı.

Bu uçurum adeta bir karınca yuvası gibiydi; içi delinmiş, türlü mağaralar ve sayısız sık geçitle dolmuştu.

Altı saat sonra Fang Yuan doğru yolu buldu.

Buradaki deliği kırıp açtı ve içeri girdi.

Uçurumun içine girdikten sonra hızla aşağı düşmeye başladı.

Her yer karanlık ve nemliydi. Yılan, kurbağa gibi küçük canlılar yaşıyordu; en iri olanı kedi büyüklüğünde bir kertenkele türüydü.

Bunların hiçbiri Fang Yuan için engel değildi.

Çok geçmeden, aşağıdan gelen gürleyen dalga sesi giderek yükseldi.

Uçurumun en dibinde dev bir deniz girdabı vardı.

Bu, Doğu Denizi'ne özgü denizaltı akıntısı olgusuydu.

Girdabın içindeki deniz suyu son derece hızlı dönüyor, buharla dolup taşan dev bir canavar ağzını açmış gibi görünüyordu.

Fang Yuan'ın düşüncesiyle birkaç Gu uçup burada durdu ve işaret olarak kaldı.

Ardından gürleyen girdabın içine baş aşağı daldı.

Girdaba girer girmez görünmez devasa bir güç Fang Yuan'ı sarıp sarmaladı. Fang Yuan'ın fiziksel gücü büyük olmasına rağmen deniz suyu tarafından kapılıp istemeden sürüklendiğini hissediyordu.

Fang Yuan direnmedi; bu denizaltı akıntısının onu başka bir yere götürmesine izin verdi.

Bu akıntı görünmez bir ejderha ya da dev piton gibi deniz dibini boydan boya kat ediyordu. Derinlerdeki balık sürüleri denizaltı akıntısından uzak dururdu. Deniz yosunları ve deniz ağaçları bile akıntının geçtiği yerde yetişmezdi.

Çünkü kök salmaları mümkün değildi; denizaltı akıntısının uzun süreli aşındırmasına dayanamazlardı.

Fang Yuan bu denizaltı akıntısıyla birlikte son derece hızlı ilerliyordu. Şu anki hızı, sıradan bazı ölümsüz hareket öldürücü hamlelerinden bile daha yüksekti!

Bu, denizaltı akıntılarının özelliğiydi.

Doğu Denizi'nde son derece değerli bir deniz haritası türü vardı.

Bu haritalarda adalar ya da deniz yüzeyi değil, deniz dibindeki akıntılar gösterilirdi.

Birbiriyle kesişen sayısız denizaltı akıntısı, denizin altında uzanır ve doğal bir ulaşım ağı oluştururdu.

Doğu Denizi'ndeki bazı süper güçlerin derin deniz ticaret filoları vardı. Bu filolar Gu'ları kullanarak deniz dibine iner, sonra denizaltı akıntılarına girip hızla yol alırdı. Böylece kısa zamanda on binlerce, hatta yüz binlerce li geçerek ticaret yapabilirlerdi.

Yaklaşık bir tütsü çubuğu süresi sonra Fang Yuan bu denizaltı akıntısının başlangıç ucundan öbür ucundaki sonuna ulaştı.

Son nokta da başlangıç gibi dev bir deniz girdabıydı.

Fang Yuan girdaptan fırladı ve karşısında kıpkızıl bir manzara gördü.

Kavurucu sıcaklık yüzüne vurdu.

Bu bir denizaltı yanardağıydı.

Fang Yuan şu anda denizaltı yanardağının yarı yamacındaydı.

Yanardağın içi boştu ve deniz suyu içeri girmiyordu.

Yanardağın dibinde kızgın, yoğun magma deniz çukurunun derinliklerinden yükseliyordu. Burada çok sayıda canlı yaşıyordu.

Yanardağın tepesindeyse doğal bir denizaltı kaplıcası vardı.

Fang Yuan'ın bu yolculuktaki asıl hedefi, yanardağın tepesindeki denizaltı kaplıcasıydı.

Ama hesapladığı zamana göre henüz erkendi, bu yüzden vakit geçirmek için aşağıya doğru biraz keşif yapmaya karar verdi.

Aşağı indikçe sıcaklık artıyordu.

Göz alabildiğine her yer kızıldı. Fang Yuan'ın keşif menziline bir ateş kertenkelesi türü girdi.

Bu kertenkelelerin bütün bedeni pürüzsüz pullarla kaplıydı. Dillerini hızla uzatıp uçan böcekleri yakalayarak besleniyorlardı.

İlginç olan, bu uçan böceklerin yanardağın dibinde ağır ağır akan magma nehrinden doğmasıydı.

Magma nehrinde kabarcıklar şişip patlıyor, içlerinden birer küçük böcek uçuyordu.

Ateş kertenkeleleri magma nehrinin iki yanına uzanıyor, küçük böcekler uçtuğu anda dillerini yıldırım gibi fırlatıyordu. Hızlı ve isabetli biçimde böceği yakalıyor, sonraki anda dillerini avla birlikte ağızlarına çekiyorlardı.

Bu eşsiz ekosistem Fang Yuan'ın uzun süre durup izlemesine yol açtı.

Doğanın gizemi ve harikası bu anda Fang Yuan'ın gözleri önünde seriliyordu.

Bir süre ateş kertenkelelerini izledikten sonra Fang Yuan dikkatini uçan böceklere çevirdi.

Bu böcekler oldukça tuhaftı. Magma nehrinden doğuyor ve son derece yüksek sıcaklığa dayanabiliyorlardı.

Uzun süre gözlemleyince Fang Yuan yeni bir şey daha keşfetti: Ateş kertenkeleleri avlanırken her zaman başarılı değildi; kimi zaman art arda birkaç kez başarısız oluyorlardı.

Uçan böceklerin bir kısmı, ateş kertenkelelerinin yarattığı ölüm kalım baskısı altında gizemli bir potansiyeli harekete geçiriyor gibiydi.

Bu uçan böcekler avlanacakları o çok kısa anda aniden Gu'ya dönüşüyordu. Hızları fırlıyor ve ateş kertenkelesinin dilinden kaçıyorlardı.

Bu bir tür evrimdi.

Sazan balığının ejderha kapısından atlayıp ejderhaya dönüşmesi gibi, yaşamın özü yükseliyordu.

Uçan böcekler Gu'ya dönüştükten sonra bazıları isteyerek ateş kertenkelelerinin üzerine konuyor, asalak Gu olarak onların bedeninde yaşamaya başlıyordu.

Fakat bunların hepsi Ateş Yolu'na ait ölümlü Gu'lardı ve Fang Yuan için fazla değer taşımıyordu.

Şu anda Fang Yuan'ın ilgisini çekebilecek şey bu denizaltı yanardağının kendisiydi. Buraya sahip olursa elinde Ateş Yolu ve Su Yolu Gu'larını uzun süre, büyük miktarlarda üretebilen bir üretim hattı olurdu.

Ölümlü Gu'lar, ancak sayıları çok büyük olduğunda Gu ölümsüzleri için gerçek değer taşırdı.

Son olarak Fang Yuan magma nehrini de inceledi.

Magma nehrinin içinde de bir canlı türü, bir balık yaşıyordu.

Fang Yuan daha fazla araştırma yapmayı düşünmedi; başına iş açıp magma nehrine atlayarak yüzmek de istemiyordu.

Magma nehrinin sıcaklığı son derece yüksekti. Fang Yuan bile oraya girmek isterse savunma için ölümsüz öldürücü hamle kullanmak zorunda kalacaktı. Bu da değerli ölümsüz öz harcamak demekti.

Doğa görkemliydi; çevresi son derece tehlikeli, Gu ölümsüzlerinin bile uzun süre kalamadığı pek çok yer vardı.

Fang Yuan sürekli zamanı hesaplıyordu. Vaktin yaklaştığını hissedince yanardağın dibinden yukarı doğru çıktı, yarı yamacı geçerek tepeye yaklaşmaya başladı.

Buraya ulaştığında daha dikkatli davrandı ve izlerini gizlemeye başladı.

Genç ve güzel Song Yi Shi, Doğu Denizi'nin Gu ölümsüzleri arasında kabul edilen altı büyük güzelden biriydi.

Bugün Song Yi Shi'nin keyfi pek yerinde değildi.

Yine peşine düşmüşlerdi.

Doğu Denizi'nin dört bir yanından gelen erkek Gu ölümsüzleri sinir bozucu sinekler gibi Song Yi Shi'nin etrafında dönüyor, vızıldayıp duruyor, ne kadar kovsa gitmiyordu.

Bu taliplerden güçlükle kurtulan Song Yi Shi kendi özel deniz bölgesine döndü.

Bu deniz bölgesinin adı Şiirsel Duygu Denizi'ydi ve dördüncü kademe Bilgelik Yolu Gu'su olan Şiir Duygusu Gu üretmesiyle meşhurdu. Bu Gu duyguları saklamak için kullanılabiliyor ve ölümlü Gu ustalarının gözünde son derece nadir, değerli sayılıyordu.

Song Yi Shi denizin derinlerine inip kendi denizaltı yanardağı sarayına geldi.

Bu denizaltı yanardağı Şiirsel Duygu Denizi'ndeydi, dolayısıyla doğal olarak Song Yi Shi'nin özel mülküydü.

Song Yi Shi yanardağın tepesine zarif ve gösterişli küçük bir saray inşa etmişti. Sarayın kaplıcasını çok seviyor, belli aralıklarla buraya gelip banyo yapıyordu.

Giysilerini çıkardı; kusursuz, kar gibi beyaz bedeni ortaya çıktı. Teni yeni soyulmuş yumurta kadar yumuşak ve beyazdı, bedeni narin, dudakları kırmızı, gözleri parlaktı. Beline kadar uzanan uzun saçlarını serbest bırakmıştı.

Kaplıcaya girip gözlerini kapatarak keyfini çıkardı.

Kısa süre sonra ruh hâli düzeldi ve hafifçe şarkı mırıldanmaya başladı.

Fakat Fang Yuan'ın çoktan yakında saklandığını, onun her hareketini izlediğini bilmiyordu.

“Vakit geldi.” Fang Yuan'ın bakışları derinleşti. Sessizce hesabını yapıp bilerek aurasından küçücük bir iz açığa çıkardı.

“Kim var orada?!” Song Yi Shi'nin yüzü bir anda değişti. Alçak bir sesle bağırdı; gözleri yıldırım gibi Fang Yuan'ın saklandığı yere çevrildi.

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap