Reverend Insanity

Bölüm 781 · Ölümsüz Gu: Kader

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Orta Kıta, göklerin üstündeki gök, Göksel Saray!

Gümüş beyazı gökyüzü pürüzsüz ve tertemizdi.

Sayısız beyaz yeşimden inşa edilmiş saraylar zarif ve görkemliydi; çevre ıssız ve sessizdi.

Saray topluluğunun içinde, yaşlı, her yanı yara izleriyle dolu bembeyaz bir kule tavukların arasındaki turna gibi diğerlerinden sıyrılıyor, göğe yükselerek özellikle dikkat çekiyordu.

Kulenin adı Göğü Gözetleyen Kule'ydi. Takımyıldız Ölümsüz Yücesi tarafından yapılmıştı; anlamı, bu kulede dimdik durup dünyayı gözetlemekti!

Ne var ki zaman akıp gider, dünyanın işleri sürekli değişirdi. Takımyıldız Ölümsüz Yücesi'nin zekâsı gökle yarışsa da ömrünün tükenip yok olmasından kaçamamıştı. Ardından kule üç Şeytani Yüce'nin saldırılarına maruz kalmış, İlksel Lotus Ölümsüz Yücesi ile Dev Güneş Ölümsüz Yücesi Göksel Saray'a hükmetmişti. Hayalet Ruh Şeytani Yücesi dünyayı kasıp kavururken o da Göksel Saray'a el uzatmayı düşünmüş, ancak bilinmeyen bir nedenle bu fikrinden vazgeçmişti.

Üç milyondan fazla yıl!

Sayısız tarih izi, Göğü Gözetleyen Kule'nin üzerine derinlemesine kazınmıştı.

Kimi parlak ve görkemli, kimi karanlık ve hazindi. Bunca değişim ve çalkantı çoktan Göğü Gözetleyen Kule'yle bütünleşmiş, ağırbaşlı bir heybet hâline gelmişti. Sanki kadim çağlardan bugüne büyümüş, yaşlandıkça daha da diri kalan yaşlı bir ağaçtı. Ya da dünyanın geçirdiği sayısız değişime tanıklık etmiş, devrilmeden ayakta kalan bronz bir kazan gibiydi.

Göğü Gözetleyen Kule Efendisi bastonuna dayanmış, beli bükülmüş hâlde basamakları ağır ağır tırmanıyordu.

O sekizinci kademe bir Gu ölümsüzüydü. Güçlü ve coşkun aurasına rağmen üzerinde yoğun bir yaşlılık ve çürüme kokusu vardı.

Saçları tamamen beyazlamıştı, yüzündeki kırışıklıklar yaşlı ağaç kabuğu gibiydi; bulanık gözleri mat ve pusluydu.

Ayağını yavaşça kaldırıyordu; hatta kaldırmaktan çok sürüklüyor demek daha doğru olurdu. Uzun merdivenlerde güçlükle ilerleyen yaşlı bir böceğe benziyor, her adımda zorlanıyordu.

Adım adım yürüdü.

Her basamakta ayağının altındaki beyaz yeşim merdiven hafifçe parlıyor, çan ve taş çanların tınısını andıran berrak, hoş bir ses çıkarıyordu.

Bununla birlikte yaşlının yanındaki duvarlar da değişiyordu.

Duvarlarda sürekli ışık ve gölge şekilleri beliriyordu. Bazen bulanık bir sis yumağı, bazen anlamı belirsiz renkli çizgiler görünüyordu; yalnızca çok nadir anlarda duvarda net görüntüler ortaya çıkıyordu.

Yaşlı adam duvarlarda beliren görüntüleri dikkatle izliyordu.

Her bir basamağa çıktığında bedenindeki ölümsüz özden bir tane harcanıyor, aynı anda duvardaki görüntü de değişiyordu.

Yaşlı adamın adımları bir an durdu.

Duvardaki görüntü, bir vadiyi canlı biçimde gösteriyordu.

“Ruh Çöküş Vadisi.” Yaşlı adam hafifçe mırıldandı; bulanık gözlerinde bir anlığına keskin bir parıltı çaktı.

Görüntünün merkezinde iki Gu ölümsüzü düello ediyordu. Biri Rüzgâr Yolu, diğeri Metal Yolu Gu ölümsüzüydü.

Görüntünün kenarında birkaç Gu ölümsüzü duruyor, gözlerini merkeze dikmiş bu karşılaşmayı izliyordu.

Görüntü değişmeyi sürdürdü.

İki Gu ölümsüzü arasındaki mücadele şiddetli değildi. Bir iki kez hamle yaptıktan sonra durdular.

Son görüntü şu sahnede dondu: Rüzgâr Yolu Gu ölümsüzü, Metal Yolu Gu ölümsüzüne doğru başını yavaşça eğdi.

Yaşlı adam bu sahneyi sessizce zihnine kazıdı.

Kule tepesine uzanan doksan dokuz bin basamak boyunca, bu kadar net görüntü gösterebilen basamakların sayısı ancak on küsurdu.

Göğü Gözetleyen Kule Efendisi yürümeye devam ederek merdivenleri tırmandı.

Derin denizin içinde, çoğu ölümsüz zombi olan bir grup Gu ölümsüzünün bir kutlu toprağa saldırdığını gördü.

Bir kadın ölümsüz kumların üzerinde diz çökmüş, yaşlı bir Gu ölümsüzüne bir şey için yalvarıyordu.

Genç bir Gu ustası yatakta baygın yatıyordu. Alnına yapışmış bir Ruh Barındıran Pire hafifçe titriyordu.

Bir başka görüntüde, beyaz giysili, mavi gözlü bir Gu ölümsüzü Güney Sınırı'ndaki dağ ormanlarında sessizce yürüyordu.

Başka bir görüntüde, karanlık bir bataklığı devasa kan ışığı kaplamıştı; içinde bir Kan Yolu Gu ölümsüzü yetişim yapıyordu.

Yaşlı adam gördükçe yüzü daha da soğudu, bulanık gözlerinde giderek daha fazla öfke birikti.

“Bunların hepsi Kader'in hükmünden kaçmış!”

Sonunda merdivenleri bitirip kulenin tepesine ulaştı. Karşısında bir Ölümsüz Gu belirdi.

Dokuzuncu kademe Ölümsüz Gu — Kader!

Siyah ve beyaz renkli bir örümceğe benziyordu. Aurası zayıftı ve kıpkızıl bir yara izi onu neredeyse ikiye bölüyordu.

Yaşlı adam bu Gu'ya uzun süre baktı, ardından derin bir iç çekti.

Göğü Gözetleyen Kule dokuzuncu kademe bir ölümsüz Gu eviydi, fakat birincil çekirdeği Kader ölümcül bir yara almış ve yok olmanın eşiğine gelmişti.

“Kızıl Lotus Şeytani Yücesi!” Yaşlı adam dişlerini sıktı; gözlerinde iliklerine kadar işlemiş bir nefret kabardı.

Kader Ölümsüz Gu'suna bu yarayı açan kişi başkası değil, tarihte nam salmış Kızıl Lotus Şeytani Yücesi'ydi.

Kızıl Lotus Şeytani Yücesi Kader'i yaralayarak yazgının zincirlerini de kırmış, dünyadaki bütün canlıların kendi hayatlarına yön vermesine imkân sağlamıştı. Ancak Kader Ölümsüz Gu'su tamamen yok olmamıştı.

Ne var ki Göksel Saray'daki ölümsüzler onu korumak için ellerinden geleni yapsalar da Kader'in yaraları bir milyon yıl geçmesine rağmen hâlâ iyileşmemişti.

Bunun nedeni de Kızıl Lotus Şeytani Yücesi'nin bıraktığı yöntemdi.

Kader Ölümsüz Gu'sunun yarası yalnızca Gu'nun kendi bedeninde değildi; dünyadaki bütün canlılar arasında Kader'in hükmünden kaçanların varlığı da bu yaranın bir parçasıydı.

Bu insanların varlığı başlı başına Kader'in bozulduğunun göstergesiydi.

Bu yüzden Kader Ölümsüz Gu'sunu onarmak iki yönden ilerlemeyi gerektiriyordu. Birincisi Gu'nun üzerindeki yaranın iyileştirilmesiydi. İkincisi ise dünyada Kader'den kaçmış olanları ortadan kaldırarak Kader Ölümsüz Gu'sunun önündeki engelleri temizlemekti.

Her iki taraf da baş ağrıtan birer sorundu.

Özellikle ikincisi. Beş Bölge uçsuz bucaksızdı ve her an Kader'den kaçan insanlar ortaya çıkıyordu. Göksel Saray'ın bunların hepsini yok etmesi son derece zordu.

Göksel Saray en güçlü Gu ölümsüzü örgütü olsa bile yalnızca Orta Kıta'yı kontrol edebiliyordu. Diğer dört bölge Orta Kıta'ya sınır duvarlarıyla bağlıydı ve kişi ne kadar güçlüyse bu duvarları aşması o kadar zorlaşıyordu.

Beş Bölge'nin sınır duvarları, bölgeleri birbirinden ayıran koruma katmanları gibiydi.

Kader Ölümsüz Gu'su ilk yaralandığında Göksel Saray, Kader'den kaçanları ortadan kaldırmakta epey başarılı olmuştu. Ama yalnızca birkaç yıl sonra, deniz yüzeyindeki köpükler gibi sayısız kaçak peş peşe ortaya çıkmaya başladı ve onlarla baş etmek imkânsızlaştı.

On küsur yıl sonra bu durum Beş Bölge'nin dört bir yanına yayılmıştı.

Birkaç on yıl sonra ölümsüz zombiler ortaya çıktı. Ölmesi gereken biri yaşamaya devam ediyordu; bu, Kader'den kaçmanın en tipik örneğiydi. Bu olgu bir dönem bütün Göksel Saray'ı öfke ve korkuya boğmuştu.

Bugün insanlık gelişip güçlenmiş, Orta Kıta'da bile bir ölümsüz zombi şubesi kurulmuştu. Hayatta kalma arzusu insan doğasının içgüdüsüydü; Göksel Saray bile böylesine büyük bir eğilime karşı koymakta zorlanıyordu.

Kader Ölümsüz Gu'sunu bütünüyle onarma hedefi gittikçe daha uzak ve umut daha zayıf görünüyordu.

Yine de Göksel Saray asla vazgeçmemişti.

Çünkü Göksel Saray'ın nesiller boyu gelen Gu ölümsüzleri, sarayın Ezelî Çağ'daki heybetini ve Kadim Çağ'daki ihtişamını asla unutmuyordu.

Bu ihtişamın en büyük temel taşı da Kader Ölümsüz Gu'suydu.

Takımyıldız Ölümsüz Yücesi ölümünden önce düzenlediği yöntemleri esas olarak ona dayandırmıştı. Göksel Saray ancak bu sayede üç Şeytani Yüce'nin saldırılarına direnebilmiş ve yıkılmadan ayakta kalabilmişti.

Kader Ölümsüz Gu'sunu tamamen onarmak, dünyadaki bütün canlıların hayat yollarını avucunun içine almak demekti. Bu da Göksel Saray'ın yeniden tepelerde hüküm sürmesi, ölümsüzlerin ölümsüzü, on bin kralın kralı olması anlamına geliyordu!

Bütün emeklerin bir karşılığı olacaktı.

Kader Ölümsüz Gu'su, Göksel Saray Gu ölümsüzlerinin nesiller boyu süren çabalarıyla, bilinmez miktarda bedel ödenerek ve çok uzun yıllar boyunca azar azar onarılmış, yavaş yavaş birikerek bugünkü hâline gelmişti. Hâlâ son nefesinde gibiydi, ama artık güç bela da olsa kullanılabiliyordu.

İşte bu nedenle Göğü Gözetleyen Kule'nin duvarlarında çeşitli görüntüler belirebiliyordu.

Kader'den kaçanlarla Kader Ölümsüz Gu'su birbirine ölümüne karşıt iki taraftı. Fakat Kader'in hükmünden kaçmış olanlar gerçekten çok fazlaydı. Göğü Gözetleyen Kule duvarlarının gösterebildikleri, bunların yalnızca en güçlü olanlarıydı; üstelik kutlu topraklar ya da gök mağaralarının içinde bulunmayan ve Bilgelik Yolu yöntemleriyle kendini gizlememiş, bu yüzden hesaplanması en kolay kişilerdi.

“Yaklaştı, artık çok yaklaştı. Bu Arıtma Yolu Konferansı'nın yardımıyla Kader Ölümsüz Gu'sunun yarasını onardığımızda niteliksel bir sıçrama yaşanacak. Geçmişte yaptığımız bütün yatırımlar buna değdi. Sayısız yılın birikimi sonunda karşılığını verecek ve dileğimiz gerçekleşecek. Arıtma Yolu Konferansı'ndan sonra Kader Ölümsüz Gu'su gücünün yüzde ellisini gösterebilecek!”

Göğü Gözetleyen Kule Efendisi, Kader Ölümsüz Gu'sunu okşarken mırıldandı.

İfadesi yavaş yavaş yumuşadı, kalbindeki nefret ve öfke geçici olarak sakinleşti.

“Fakat ondan önce Kader'den kaçmış bu günahkârların başlarını ortadan kaldırmak gerek! Bütün canlıların yolu ve sonu doğdukları anda belirlenmiştir. Bu, göğün ve yerin beklentisi, doğanın düzenidir. Siz nasıl olur da bundan kaçıp keyfinize göre yaşayabilirsiniz? Zaten bu hayatlar baştan beri size ait değildi.”

Bunu düşününce yaşlı adam, merdivenleri çıkarken zihnine kazıdığı o net görüntüleri yeniden hatırladı.

“Kader iyileşmeden önce göğün adına adaleti ben sağlayayım ve en yükseğe uzanan bu yabani otları biçeyim!”

Orta Kıta, Tilki Ölümsüzünün Kutlu Toprağı.

Bilgelik halesi yeraltı mağarasını dolduruyordu.

Fang Yuan burada gözlerini sıkıca kapatmıştı. Arkasında mağaranın en büyük lingzhi mantarı, mantar ormanının kralı yükseliyordu. Şimdi şişkin, küçük bir ağaca dönüşmüş, mantar şapkası büyük bir gölgelik gibi yayılmıştı.

Yedi renkli ışık Fang Yuan'ın yüzünü aydınlatıyordu.

Nefesi sakin ve düzenliydi. Zihninde kötü niyetli düşünceler dalgalar gibi kabarıyor, birbirine çarpıyordu.

Bir süre sonra Fang Yuan gözlerini açtı.

“Bunca zamandır biriktirdiğim Kötü Niyet Gu'ları böylece tükendi.” Kaşlarını hafifçe çattı; bu sonuçtan memnun değildi.

Önce Dağ Sökme ve Dalga Çevirme adlı iki Güç Yolu Ölümsüz Gu'sunu Sayısız Ben öldürücü hamlesine nasıl katacağını hesaplamıştı. Bunun sonucunda Kötü Niyet Gu stoğunun yarısını harcamış, fakat ilerleme yüzde ona bile ulaşmamıştı.

Bu hız fazlasıyla yavaştı. Fang Yuan bu nedenle yönünü değiştirip ölümsüz öldürücü hamle Belli Belirsiz Tanıdık Yüz'ü türetmeye başladı.

Kötü Niyet Gu'larının tamamını tüketmesine rağmen ilerleme ancak yüzde onun biraz üstüne çıkmıştı.

“Sonuçta Dönüşüm Yolu'ndaki idrak seviyem hâlâ çok düşük.” Fang Yuan hafifçe iç çekti.

Tam o sırada içinde bir his doğdu; ölümsüz açıklığına bir Kadeh Değişimi Gu'su girmişti.

Gu'nun içinde bir mektup vardı.

Fang Yuan mektubu açtı. İçinde yalnızca dört karakterlik bir cümle yazıyordu: Zamanı geldi.

Fang Yuan'ın gözlerinde keskin bir ışık çaktı ve ayağa kalktı.

Mektubu gönderen Li Shan Perisi'ydi.

Fang Yuan aslında Göğü Çalan Şeytani Yücesi'nin mirasına dair ipuçlarını izleyip Ruh Çöküş Vadisi'ni aramayı planlıyordu. Fakat kısa süre önce Li Shan Perisi'nden gelen bir haber, onun Ruh Çöküş Vadisi planından vazgeçmesine neden olmuştu.

Bu haber, Dong Fang Chang Fan'ın Bilgelik Yolu mirasıyla ilgiliydi.

Dong Fang Chang Fan öldükten sonra Dong Fang Yu Liang'ı mirasının varisi olarak belirlemişti. Ancak Dong Fang Yu Liang sadece ölümlü bir Gu ustasıydı. Başka niyetlere sahip Gu ölümsüzlerinin Bilgelik Yolu mirasına göz dikmesini önlemek için Dong Fang Chang Fan mirası doğrudan ona vermemiş, gizli bir yere bırakmıştı.

Li Shan Perisi geniş bir çevreye sahipti ve bilgi toplamada ustaydı.

Bu kez elde ettiği bilgiye göre Dong Fang Yu Liang gizlice yola çıkmış, Bilgelik Yolu mirasını devralmak üzere bilinmeyen bir yere gidiyordu!

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap