Reverend Insanity

Bölüm 1.389 · İşte Feng Jiu Ge!

Kaynak eser
Reverend Insanity
Özgün yazar
Gu Zhen Ren
Çevirmen
MHBD Çeviri

Orta yaşlı bir Gu ölümsüzü, Fang Yuan ile Wu Yong'un karşısında belirdi.

Üzerinde kırmızı ve beyazın birbirine karıştığı uzun bir cübbe vardı. Bedeni dimdikti; bir mızrak kadar doğru, bir kılıç kadar keskindi. Kılıç biçimli kaşları şakaklarına uzanıyor, gözlerinde ilahi bir ışık saklı duruyordu. Dudaklarının kenarında hafif, yumuşak bir gülümseme vardı; zarif ve serbest ruhluydu ama aynı zamanda mağrur bir hâkimiyet de taşıyordu.

Ne var ki şu anda yüzünde belli belirsiz bir melankoli vardı.

Bu kişi, şöhreti bütün dünyaya yayılmış Orta Kıta Gu ölümsüzü, Ruh Bağı Köşkü'nün dayanağı, Ses Yolu'nda yedinci kademe olup sekizinci kademeyle savaşabilen Feng Jiu Ge'ydi!

Burada ne işi vardı?

Wu Yong ile Fang Yuan şaşkınlığa düşmeden edemediler.

Feng Jiu Ge'nin görünüşü ve yaptıkları çoktan Beş Bölge'ye yayılmıştı. Bu yüzden Wu Yong onu ilk kez kendi gözleriyle görüyor olsa da Feng Jiu Ge'yi hemen tanıdı.

Sonuçta yedinci kademe olup sekizinci kademeyle savaşabilen bir Gu ölümsüzü, bin yılda bir bile ortaya çıkmayan eşsiz bir dâhiydi!

Fang Yuan'ın diğer kimliği Liu Guan Yi olmasaydı, Feng Jiu Ge muhtemelen hâlâ bütün ihtişamı tek başına taşıyor olacaktı.

Wu Yong'un yüzündeki şaşkınlık hızla kayboldu. Feng Jiu Ge'ye soğukça güldü: “Orta Kıta'dan bir Gu ölümsüzü benim karşıma çıkmaya hâlâ cesaret ediyor demek. Güzel, çok güzel!”

Rüya âlemlerindeki savaşta en büyük kazancı Göksel Saray elde etmiş, Güney Sınırı doğru yolunun pek çok ölümsüz Gu'sunu alıp götürmüştü.

Feng Jiu Ge şimdi bu olayın etkisini doğrudan üzerinde hissediyor ve Wu Yong'un düşmanlığını çekiyordu.

Fang Yuan'ın bakışları da Feng Jiu Ge'nin üzerinde toplandı.

Feng Jiu Ge'yi ilk kez görmüyordu.

Beş yüz yıllık önceki hayatında Feng Jiu Ge'nin görünüşünü çoktan zihnine kazımıştı. Başka türlüsü de zordu; Feng Jiu Ge'nin Beş Bölge'nin kaotik savaşında saçtığı parlaklık, sıradan sekizinci kademe Gu ölümsüzlerini bile gölgede bırakmıştı. Ne yazık ki sonunda Lang Ya Kutlu Toprağı'nda savaşarak ölmüştü.

Ölümü doğrudan büyük bir sarsıntıya yol açmış, Orta Kıta'yı çalkalamış ve diğer dört bölgeyi sevince boğmuştu.

Bu hayata yeniden doğduktan sonra Fang Yuan, Feng Jiu Ge'yi yine görmüştü.

Ruh Çöküş Vadisi'ndeki Göğü Çalan Hakiki Mirası'nın o tuhaf uzayında Fang Yuan, tesadüflerin birbirini izlemesiyle Feng Jiu Ge'nin hayatını kurtarmıştı.

Aslında Qin Bai Sheng'in intihar saldırısı yüzünden Göğü Çalan Hakiki Mirası'nın o tuhaf uzayında can verecekti. Ancak Fang Yuan'ın yeniden doğuşu her şeyi değiştirmişti.

Bu açıdan bakıldığında Fang Yuan bunu istemeden ve niyetsizce yapmış olsa da gerçekten Feng Jiu Ge'nin hayatını kurtaran kişiydi.

Ama hayatını kurtarmış olmak neyi değiştirirdi?

Bu dünyada iyiliğe kötülükle karşılık verilen olaylar az mıydı?

Fang Yuan Feng Jiu Ge'ye dikkatle baktı, en ufak bir gevşekliğe cesaret edemeden soğukça seslendi: “Feng Jiu Ge, beni pusuya düşürmek üzere Göksel Saray'ın ayarladığı kişi sen misin?”

Feng Jiu Ge önce Wu Yong'a bir bakış attı, ardından gözlerini Fang Yuan'a sabitledi.

Fang Yuan'ı bir kez daha, üstelik böyle bir durumda görmek Feng Jiu Ge'nin içini türlü duygularla doldurdu.

Fang Yuan'ın ilerleyişi fazlasıyla hızlıydı!

Feng Jiu Ge, Fang Yuan'ı ilk duyduğunda Fang Yuan daha yeni Feng Jin Huang'ın fırsatını elinden almış ve Tilki Ölümsüzünün Kutlu Toprağı'nın yeni sahibi olmuştu.

Feng Jiu Ge, kızından dolayı Fang Yuan'ın adını öğrenmişti.

Ama bunu hiç önemsememişti.

Neden?

Çünkü o zamanlar Fang Yuan yalnızca sıradan bir ölümlüydü. Ölümsüzlerle ölümlüler arasındaki fark gökle yer, bulutla çamur kadar büyüktü; ikisi aynı düzeyde yaşam biçimleri bile değildi. Hatta şöyle bile denebilirdi: Büyük Gu ölümsüzü Feng Jiu Ge'nin ufacık da olsa ilgisini çekebilmek, bir ölümlü olan Fang Yuan için zaten muazzam bir şerefti.

Fakat sonraki gelişmeler Feng Jiu Ge'nin beklentilerinin dışına çıktı.

Fang Yuan büyük suçlara imza attı ve defalarca dünyaya felaket getirdi. Kimliği açığa çıktı: Bir Öte-Dünya Şeytanı'ydı, Bahar-Güz Ağustosböceği'ne sahipti, Dev Güneş Hakiki Mirası'nı miras almıştı ve daha niceleri... Bütün dünya hayretler içinde kaldı. Özellikle de Fang Yuan'ın ilerleyişi aşırı hızlıydı; ölümlüden ölümsüze, ardından Gu ölümsüzleri arasında bir uzmana dönüşmesi sanki tek adımda gerçekleşmiş gibiydi.

Sayısız Gu ölümsüzü ne kadar uzun yıllar çabalasa da böyle sonuçlara ulaşamazdı.

Ama Fang Yuan sanki bütün bunları kolayca başarmıştı.

İlk gerçek karşılaşmalarında ise Feng Jiu Ge'nin hayatını kurtaran kişi bizzat Fang Yuan olmuştu.

Fang Yuan bu fırsatla Göğü Çalan Hakiki Mirası'nın parçalarından biri olan Hayalet Gizlenmesi'ni devralmış, daha sonra Yi Tian Dağı Savaşı'nda da son derece belirleyici ve büyük bir rol oynamıştı.

‘Liu Guan Yi'nin de Fang Yuan olduğunu hiç düşünmemiştim. Büyük çağ yaklaşıyor, kahramanlar birbiri ardına yükseliyor; şu anda içlerindeki en parlak yıldız Fang Yuan.’ Feng Jiu Ge, Fang Yuan'ı yeniden gördüğünde onu süzerken içinden böyle değerlendirdi.

Aynı anda hafif acı bir gülümsemeyle konuştu: “Orta Kıta'dan buraya kadar, bir zamanlar Göğü Çalan Şeytani Yücesi'nin kullandığı bir ölümsüz Gu'nun peşinden geldim. Bu olaya tesadüfen rastlayacağımı düşünmemiştim.”

‘Demek Göksel Saray'ın gönderdiği biri değil?’ Fang Yuan hemen kaşlarını çattı.

Feng Jiu Ge'nin mizacına ve davranış tarzına bakılırsa böyle bir anda Fang Yuan'ı kandırmasına gerek yoktu.

Wu Yong ise buna inanmadı. Soğukça güldü: “Feng Jiu Ge'nin de ikiyüzlü bir yanı olduğunu düşünmezdim. Savaş alanı öldürücü hamlemi kullandığım sırada bu işe karışmak istemeseydin kolayca geri çekilebilir, savaş alanının içine çekilmekten kurtulabilirdin.”

Feng Jiu Ge başını salladı: “Doğru. Buraya kendi isteğimle girdim, çünkü Fang Yuan'a bir can borcum var. Rastlamasaydım mesele olmazdı, ama karşılaştığıma göre ona yardım etmeliyim.”

“Ne?” Wu Yong afalladı.

Fang Yuan da bunu duyunca donup kaldı.

Wu Yong inanamayıp tekrar sordu: “Az önce yanlış duymadım, değil mi? Ona bir can borcun olduğu için ona yardım edeceksin? Hahaha!”

Wu Yong kahkahaya boğuldu.

Feng Jiu Ge Orta Kıta'nın bir Gu ölümsüzüydü, On Büyük Kadim Tarikat'tan birine mensuptu; herkes gelecekte mutlaka Göksel Saray'ın bir üyesi olacağını düşünüyordu.

Böyle biri gerçekten Fang Yuan'ı kurtaracaktı.

Fang Yuan nasıl biriydi? Öte-Dünya Şeytanı, Göksel Saray'ın Şeytan Yargı Tahtası'nda üst sıralarda yer alan şeytani bir haydut.

Feng Jiu Ge gerçekten ona yardım edecekti?

Bu düpedüz büyük bir şakaydı.

Sadece Wu Yong değil, Feng Jiu Ge'nin dudaklarındaki gülümseme de gitgide derinleşti.

Wu Yong onun gülümsemesini görünce kahkahası yavaş yavaş durdu, yüzü giderek ciddileşti.

Anlamıştı.

Feng Jiu Ge ciddiydi!

Bu adam düpedüz deliydi!!

Bir doğru yol Gu ölümsüzü, şeytani yoldan bir hayduta yardım edecekti.

Feng Jiu Ge sıradan bir doğru yol Gu ölümsüzü değildi; doğru yolun göz kamaştıran yıldızlarından biriydi. Yalnızca yedinci kademe yetişim seviyesine sahip olmasına rağmen dünya onu şimdiden sekizinci kademeye yaklaşmış büyük bir uzman olarak görüyordu. Orta Kıta'da, hatta Beş Bölge'nin tamamında sahip olduğu itibar muazzamdı.

Fang Yuan da sıradan bir şeytani yol kişisi değildi. Son yıllarda bütün dünyada en çok dikkat çeken kişi oydu! Tam bir Öte-Dünya Şeytanı'ydı; Bahar-Güz Ağustosböceği'ne, Ters Akış Nehri'ne... Dev Güneş Hakiki Mirası'na, Göğü Çalan Hakiki Mirası'na ve daha nicelerine sahipti. Orta Kıta'nın On Büyük Kadim Tarikatı'nın gözleri önünde Tilki Ölümsüzünün Kutlu Toprağı'nı kapmıştı. Kuzey Ovası'nda Seksen Sekiz Köşeli Gerçek Yang Kulesi'ni yıkmıştı. Güney Sınırı'na gelip Hayalet Ruh Şeytani Yücesi'nin göklere meydan okuyan planını bozmuş ve zafer meyvelerini çalmıştı. Son zamanlarda ise Wu Klanı'na başarıyla sızmış, rüya âlemleri savaşından sonra Gölge Tarikatı'nın lideri olmuştu!

Feng Jiu Ge böyle birine yardım edecekti.

Wu Yong da doğru yol Gu ölümsüzüydü. Kendini onun yerine koyup düşündü; Fang Yuan onun hayatını kurtarmış olsa bile, Fang Yuan'a yardım etmek için harekete geçmek ne kadar büyük bir baskı yaratırdı!

Bu baskı yalnızca bağlı olduğu kamptan değil; karısından ve çocuklarından, tarikatından, Orta Kıta'nın Göksel Sarayı'ndan, hatta bütün dünyanın Gu ölümsüzlerinden gelirdi.

‘Hayır! Feng Jiu Ge benden farklı. O kökten gelen bir doğru yol mensubu değil. İlk yıllarında bizzat şeytani yol Gu ölümsüzüydü.’ Wu Yong aniden bunu hatırladı.

‘Şeytani yol haydutları gerçekten de delice davranıyor; mantıkla açıklanmaları imkânsız!’ Wu Yong içinden öfkeyle söylendi.

Fang Yuan ise Feng Jiu Ge'nin hayat hikâyesini hatırladı.

Feng Jiu Ge ilk yıllarında pek dikkat çekmeyen, neredeyse hiç şöhreti olmayan münzevi bir yetiştiriciydi.

Yalnızca Ses Yolu'nda yetişmiş, kararlılığından asla sapmamış, bütün hayatını ona adamıştı.

Bir keresinde isimsiz küçük bir vadide yüksek sesle şarkı söylerken iki başka Gu ölümsüzünü de karşılıklı şarkı söylemeye çekmişti.

O sırada geceydi; parlak ay gökte asılıydı, hafif bir esinti vadideki küçük gölün yüzeyini ışıl ışıl dalgalandırıyordu.

Üç Gu ölümsüzü birbirlerinin şarkılarına karşılık verirken zaman hızla akmış, farkına varmadan gün doğumuna kadar şarkı söylemişlerdi.

Üçü de şarkılarını bitirince kahkahaya boğulmuştu. Birbirlerinin yüzünü bile görmeden, keyifleri tamam olunca ayrılıp gitmişlerdi.

Feng Jiu Ge ancak birkaç yıl sonra bu ikisinin adlarını ve geçmişlerini öğrenmişti. O sırada Orta Kıta Gu ölümsüzü dünyasında, bu iki kişinin Kara Gök Tapınağı'ndan yedinci kademe bir ölümsüz Gu ele geçirdiği ve şeytani yol Gu ölümsüzleri olarak Orta Kıta'nın On Büyük Kadim Tarikatı tarafından birlikte kovandığı haberi yayılmıştı.

Feng Jiu Ge hemen yola çıkıp onlara yardım etmeye gitmişti.

İki Gu ölümsüzü çıkmazdaydı; herkes onları terk etmişti. Feng Jiu Ge'nin yardıma geldiğini görünce hem duygulanmış hem de şaşırmış, ona neden böyle yaptığını sormuşlardı.

Feng Jiu Ge şöyle demişti: “Birkaç yıl önce ikinizle karşılıklı şarkı söyledik. Ben parlak ayı söyledim; iki ölümsüz dostumdan biri yeşil dağları, diğeri beyaz gölü söyledi. Hafif esintiyle parlak ay, insanın kalbini kendiliğinden aydınlatır. Böyle şarkılar söyleyebilen kişiler, nasıl olur da bir ölümsüz Gu'ya tamah eden aşağılık kişiler olabilir? İkinize inanıyorum.”

İkisi bunu duyunca duygudan gözyaşlarına boğulmuştu.

Biri şöyle demişti: “Ölümsüz dost gerçekten bizi anlıyor. Bu yedinci kademe ölümsüz Gu aslında ikimizin bir hakiki mirastan devraldığı bir şeydi, ama Kara Gök Tapınağı bizi haksız yere suçladı. Kara Gök Tapınağı doğru yolun On Büyük Kadim Tarikatı'ndan biridir. O ne derse desin, başkalarının inanmaktan başka çaresi kalmıyor.”

Diğeri ise Feng Jiu Ge'yi ikna etmeye çalışmıştı: “Ölümsüz dost, seninle yalnızca bir kez birlikte şarkı söyledik, daha önce birbirimizi hiç tanımıyorduk. İkimiz ölümcül bir belaya bulaştık, kurtulma umudumuz kalmadı. Hemen git; şimdi hâlâ vaktin var.”

Feng Jiu Ge ise başını sallamış ve kalıp yardım etmekte ısrar etmişti.

İki ölümsüz kaygıyla şöyle demişti: “Ölümsüz dost gitmezsen seni de şeytan olmakla suçlamalarından korkuyoruz.”

Feng Jiu Ge gülmüştü: “Şeytan mı değil mi, doğru mu değil mi; gök ve yer altında Feng Jiu Ge yalnızca Feng Jiu Ge'dir. Gitmek mi kalmak mı, ölmek mi yaşamak mı; hepsi benim kalbimdedir.”

İki ölümsüz hem duygulanmış hem hayran kalmış, gözyaşlarını tutamamıştı.

Feng Jiu Ge'nin o gün söylediği dizeler o zamanlar ünlü değildi. Fakat sonrasında Kara Gök Tapınağı'nın Gu ölümsüzlerini ağır şekilde dövmesi, onlarla defalarca savaşması ve her seferinde kazanmasıyla olay gitgide büyüdü.

Diğer dokuz kadim tarikat bunu duyunca Kara Gök Tapınağı'na destek vermeye başladı; muazzam bir kamuoyu baskısı oluştu.

Bunun üzerine Feng Jiu Ge, Orta Kıta'nın seçkinlerine meydan okuyacağını ilan edip dünyayı dolaşmaya başladı.

On tarikat peş peşe tekli düellolar için adam yolladı, hepsi yenildi; sonunda güçlerini birleştirmek zorunda kaldılar.

Feng Jiu Ge başını dimdik tuttu, zerre korkmadı. Otuz milyon li boyunca savaşarak ilerledi, ardından birden yön değiştirip doğrudan düşmanın kalbine daldı; On Büyük Tarikatı perişan etti, ortalığı birbirine kattı ve onları çaresiz bıraktı.

Sonunda Ruh Bağı Köşkü harekete geçti. O neslin perisi Bai Qing, duygularıyla ona dokunup Feng Jiu Ge'yi etkiledi ve Ruh Bağı Köşkü'nün bir üyesi olmasını sağladı.

Geçmişte Feng Jiu Ge yalnızca bir kez birlikte şarkı söylediği, hiç tanımadığı iki yabancı Gu ölümsüzüne hayatını riske atarak yardım etmiş; bunun karşılığında da şeytani yol haydudu olmakla suçlanmıştı.

Öyleyse şimdi neden şeytan Fang Yuan'a yardım edemesindi?

Hele ki Fang Yuan onun hayatını kurtarmışken!

Geçmişteki Feng Jiu Ge, hâlâ bugünkü Feng Jiu Ge'ydi.

Fang Yuan birden Feng Jiu Ge'nin daha önce neden iç çektiğini anladı.

Feng Jiu Ge çoktan Fang Yuan'a yardım etmek için harekete geçmek istemişti. Ancak karısını ve kızını, kendi durumunu da düşünmek zorundaydı. Muhtemelen başlangıçta gizlice müdahale etmeyi planlamıştı.

Ne yazık ki izi Wu Yong tarafından açığa çıkarılmıştı.

Bu, Feng Jiu Ge'yi bir seçim yapmak zorunda bıraktı.

Tıpkı geçmişte yapmak zorunda kaldığı seçim gibi.

Aynı seçimi yaptı.

Şeytan mı değil mi, doğru mu değil mi; gök ve yer altında Feng Jiu Ge yalnızca Feng Jiu Ge'dir.

Gitmek mi kalmak mı, ölmek mi yaşamak mı; hepsi benim kalbimdedir.

Şeytani yol, doğru yol... Bu iki kamp, bu iki kimlik, beni, Feng Jiu Ge'yi bağlayamaz!

Gitmek mi kalmak mı? Benim için gitmek kalbimin ölümü, kalmaksa kalbimin yaşamıdır.

Her şeyde kendi kalbimi izlerim.

Ben benim.

Ben Feng Jiu Ge'yim.

Her zaman da öyleyim!

Yorumlar

Henüz yorum yok.

Yorum yazmak için giriş yap.

Giriş yap